Nüfusunun büyük çoğunluğu yaşlılardan oluşan Avrupa
ülkelerine karşın biz, genç dinamik ve (bedenen) sağlıklı nesillerin çoğunlukta
olduğu toplumlara dâhiliz. Ancak bu genç potansiyel ilim, hedef, metot ve
yönelim olarak isabetli bir çizgiye tabi olmadığı için tarihler yazan,
medeniyet kuran aktif ve etkili dinamikler ortaya çıkmıyor. O yüzden
örneklerimizi hep geçmişten veriyoruz, geçmişte yaşamış öncülerimizin hayat
hikâyelerine yürüyoruz.
Öncülerin temel özelliği hiç yaşlanmamalarıdır. Sanki
daha bir saat önce nasihatlerini dinledik, ilminden yudumladık, gözlerinden
cesaret aldık! Yaşlanmıyor ve geçen zamana karşın gür bir ses olarak devam
ediyorlar.
Hz. Ali yi, İmam Hüseyin i, İmam-ı Gazali yi, İmam- ı
Azam ı, İmam-ı Caferi, İbn-i Sina yı, Taberi yi, Fahrettin-i Razı yi, Piri
Reis Farabi, Kurtubi gibi daha nice maddi ve manevi hakikat yorumcu ve
mucitlerini her aramızda hisseder ve önümüzde hissederiz. İlmin gücünü
hayatları ile bütünleştiren bu insanları ailemizden biri gibi görür hiç
unutmayız!
Allah ın Resulünün ilme düşkünlüğü ve ilim adamlarına
karşı sevgisi hayatın öğrenmekle başlayıp ,öğrenmekle bittiğinin işareti değil
midir
Hatırlar mısınız Erkam ın küçük ve mütevazi evini
Asırlar geçse de unutamadığımız bu küçük evi anlamlı kılan nedir Neden
önemseriz Neden severiz Küçük taştan örülmüş o küçük evin içimizdeki yeri
nedir
Hani gönüllerini vahiyle aydınlığa kavuşturan ilk
Müslümanların, Mekkeli müşriklerin baskı ve işkencelerine rağmen ilim ve
tefekkür aşklarını gidermek için toplandıkları evdi burası. Ayetleri burada
öğreniyor ve hayata taşıyorlardı.
Daha sonra bu ilim ve hakikat okulu Hazreti Peygamberin
mescidine bitişik olarak inşa edilen Ashabı Suffa ya dönüşecekti. Burası, ilme
susamış fakat kabilesi arasında bu susuzluğunu giderecek imkân bulamamış
insanların, Medine ye hicret eden yoksulların dışardan ilim öğrenmek
isteyenlerin kaldıkları hem bir barınak, hem de ilim öğrendikleri yerdi. Kısaca
bir medreseydi (üniversiteydi) .
Bu geleneğin Osmanlı da da devam ettiğini görüyoruz.
Resmi okullar dışında halka eğitim veren kurumlar toplumun kalitesini
arttırmakta insanları öğrenmeye teşvik etmekteydi.
Kıraathanelerin özel bir rafı vardı ve bu rafta kitaplar
dergiler gazeteler bulunur. Aynı zamanda yakın yerde oturan bir ulema da gelir
ve halkın sorularını cevaplardı. İnsanlar bugün olduğu gibi zamanın kalbine
silah sıkmak için değil bir şeyler okumak ve gelen ulemadan bir şeyler öğrenmek
için giderlerdi kıraathanelere.
İlim sadece belli bir azınlığın beyninde hapsedilmezdi.
İlim adamları kendilerini toplumdan soyutlamadıkları gibi evlerini topluma
açarlar ve gelenleri aydınlatırlardı.
Oysa bu gün belli birgüce ve otoriteye sahip bilim adamları yazar şair, profesör... gibi belli bir
düşünceyi temsil eden kişiler halkı kucaklamak yerine onlardan uzak bir hayat
yaşıyorlar. O yüzden öğrendiklerimizin tesiri eskisi kadar kuşatıcı olamıyor.