90'lı yıllarda, lisede, üniversitede olduğumuz dönemde gazetelerden, televizyondaki haber ve tartışma programlarından siyaseti, ülke gündemini yakından takip eder, ekonomik, sosyal, toplumsal meselelerle ilgili görüşlerden faydalanmaya çalışırdık. Bu bağlamda, işin uzmanlarının, özellikle de akademik vasfı olan kimselerin, üniversite hocalarının değerlendirmelerine özel önem verirdik. Akademide son dönemlerde yaşanan kadar nitelik kaybı o dönemde söz konusu olmadığından olsa gerek, bu değerlendirmeler ciddiye alınacak bir özellikte olurdu genelde.

Daha sonradan 54. Hükümetin ekonomi politikalarında da katkısı olacak olan Prof. Dr. Osman Altuğ, televizyon ekranlarında boy gösterdiği vakit kayıt dışı ekonominin üzerinde bilhassa dururdu. Ancak bunu kendine has üslubuyla ve bizim alışageldiğimiz veya beklediğimiz kalıpların dışında, yani amiyane tabirle "halkın anlayacağı" bir netlikte yaparak, "3 kağıt ekonomisi" olarak nitelemişti. Belki yaşımızın getirdiği eleştirellikten belki de akademik dilin halka bu denli inmemesi ön kabulünden, ifadenin doğruluğu ve çarpıcılığına hak vermekle birlikte üsluba takıldığımı hatırlıyorum. Bir bakıma zarfa bakarken mazrufu kaçırma acemiliği veya tezcanlılığı.. Bunda o dönemde, okurken bir türlü sevememiş ve içine girememiş olsam da, iktisat tahsil etmemin de payı var elbette.

Bugün ekranlarda, gazete köşelerinde veya sosyal mecralarda, alengirli analizler, duyanların pek anlam veremediği birtakım terimler, çoğu kişiye sıkıcı gelen tartışmalar havalarda uçuşuyor. Adına ister iktisat deyin, ister ekonomi deyin, ki ikisi de aynı mı acaba, bu ciddi bir bilgi birikimi ve araştırma isteyen bir alan olduğundan mütevellit, diğer tüm uzmanlıklar gibi sokaktaki insana hitap etmeyebilir. Bunda bir sorun yok elbette.

Burada üstünde durulması gereken husus, akademik çevrelerin veya profesyonel olarak bu alanda iştigal edenlerin anlaşılır ve açık olup olmaması değil. Politika yapıcılarının, uyguladıkları politika öncelikleri hususunda açık ve net olmalarıdır. Politika yapıcılarından hiç kimse "heterodoks politikalardan epistemolojik kopuş" türünden bir "biz de bu konuları biliyoruz" ispatı veya entelektüel yetkinlik emaresi beklemiyor. Politika yapıcılarından beklenen, mesleği iktisat çerçevesinde mi yoksa ekonomi çerçevesinde mi ele alacağını belli etmesidir

İktisatla ekonomi kelime olarak aynı olabilir ama meseleye iktisadi bakışla ekonomik bakış birbirine zıt gözükmektedir. Okullarda öğretilen "kıt kaynaklara karşılık sınırsız ihtiyaçlar" önkabulü, şirketlerin kar ve bireylerin ise fayda maksimizasyonu fikriyle birleşiyor ve ortaya bugünkü küresel ekonomi nizamı, yani Neoliberal sistem çıkıyor. Bu ekonomidir. İnsani olana yer vermez.

Halbuki gerçek dünyada, ekonomik meseleleri de etkileyen ahlak gibi, toplumsal normlar gibi, gelenekler gibi hususlar da söz konusudur. İsraf etmemek veya kanaat etmek, iktisatlı olmak Neoliberal kuramda yer almaz, bu ekonomi değil iktisattır.

Türkiye, 1980'de 2 büyük kırılma yaşadı, biri ekonomik diğeri de siyasi olmak üzere. İlki 24 Ocak Kararları'dır, Türkiye’yi küresel ekonomik sisteme entegre etme yolunun ilk adımıdır. Diğeri de 12 Eylül Darbesi'dir, ki o da siyasi olarak bir entegrasyonun yolunu açmıştır. 24 Ocak Kararları ile küresel ekonomik nizamın gerektirdiği kurallar ve kurumlarla birlikte anlayış yerleşti. Türk toplumu, iyi kötü iktisadi bir anlayıştan "ekonomik" kafa yapısına sürüklendi.

54. Hükümetle diğer hükümetler arasındaki en temel fark da iktisadi bir düşünüşle hareket etmesidir. Osman Altuğ hocanın “3 kağıt ekonomisi” diye nitelediği ve merhum Erbakan Hoca'nın 11 ay gibi kısa bir sürede bile faizcinin, rantiyenin değil de halkın yararını gözeten anlayışla bugün bile hatırlanan işler yapması da meseleye "iktisadi" bakış kaynaklıdır.

Osman Altuğ hoca, kendine has üslubuyla "bırak laf salatasını" derdi muhtemelen ama sözün özü şudur ki, iktisatlı ekonomi aynı anlamlara sahip olsalar da aslında farklı zihin yapılarını temsil eden iki düşman kardeştir.

Ve aslında ister iktisat deyin ister ekonomi, ne kadar karmaşık da olsa ekinde sonunda insan kaynaklıdır ve insan içindir. Kuralları, uygulamaları ve politikaları da insanı olmak zorundadır.