İktidar (pourvoi, power) kavramının farklı anlaşılmaları ve ilişkili olduğu bazı kavramlar üzerinde irdelemede bulunan birkaç, belki de, birçok yazı yayımladığımı siz değerli okuyucular hatırlayacaklardır. Sözgelimi iktidarın, bir olgu olarak, sadece insan bağlamında değil, canlı varlıklar bakımından çeşitli görünümler altında ortaya çıkabileceğini, etki ve sonuçlarının farklılık gösterebileceğini irdelemiştim. Toplumsal ilişkiler bakımından da iktidar olgusunun kendini gösterme biçimlerinin değişken olabileceği belirtilmişti. Ayrıca iktidar kavramının kullanıldığı alanlara göre değerlendirilmesinin gereği ve önemi üzerinde durulmuştu. Özellikle iktidar kavramıyla hâkimiyet kavramının çoğunlukla eş anlamlı kullanılma alışkanlığının hukuk alanında yanıltıcı olduğuna dikkat çekilmeye çalışılmıştı.
Bir süredir somut etki ve sonuçlarını, iktisadi, siyasi, hukuki, ahlaki ve kültürel alanlarda hissettirmeye, hatta düşündürtmeye başlayan iktidar anlayış ve kullanılış tarzı, bireysel ve toplumsal yönüyle sorunlaşmaya başlamış gözükmekteydi. Nitekim iktisadi ya da ekonomik etki ve sonuçları, hem bireysel, hem toplumsal boyutuyla yaşanmaktadır. Ayrıca hukuki alanda yapılan anayasal ve yasal düzenlemeler ve değişiklikler, iktidar olgusunu belirleyici bir veri olarak aldığı için, sadece hukuki alanda değil, inanç, ahlâk, kültürel ilke ve değerler bakımından vahim nitelikte yanılsamalara yol açmaya başlamıştır. Elbette hukuk ilke, kural ve değerleri üzerinde yapılacak tartışmalar, irdelemeler ve yorumlar, hukuk kültürünün oluşumu, değişimi ve gelişimi bakımından yararlıdır, gereklidir, hatta zorunludur. Ancak ilke, kural ve kurumları üzerinde yapılacak bütün bu işlemlerin, “hukuk mantığı” denilen koyuta (postula) uygun kullanımı şarttır. “Hukuk teknikeri” biçiminde ancak tanımlanabilecek anlayış ve yaklaşımlar, hukuk kültürünü geliştirme ve zenginleştirmeye değil, yanılsamalara kapı açar, sonuçta zihni bir çölleşmeye dönüşür.
Bu tür anlayış ve yaklaşımların somut ve çarpıcı sonuçlarını, özellikle kamu, yani devlet olgusu ve varlığı bağlamında, bir süredir gözlemliyoruz ve yaşıyoruz.
Bu görünüm, kaçınılmaz olarak, toplumsal bir tepki biçiminde, önce el yordamı gibi, giderek kamunun duyarlığının bir yansıması biçiminde, muhalefette yer alan bazı partilerin girişimiyle kendini gösterdi ve son noktada “ Millet İttifakı” adlandırmasıyla ortaya çıktı. Daha önce “ Altılı Masa” nitelemesi yapıldıysa da, bunun toplumsal devinimi tam olarak ifade etmediği görüldü. Bir anlamda, iktidar yanılsamasına karşı, toplumsal devinimi, şimdilik yeterli ölçüde karşıladığı söylenebilir.
Bütün bu olup bitenler, gelişmeler, iktisadi alandan hukuki alana, ahlaki alandan inanç alanına, tarihi alandan kültürel alana varıncaya kadar, yapılmak istenilen yanılsamalara karşı kendiliğinden oluşan bir tepkinin belirlenmesi şeklinde nitelendirilebilir. Bu sorunun tanımı için gerekli bir unsurdur, ama yeterli değildir. Sorunun belirlenmesinde izlenen yöntemin, sorunun çözümünde de doğruluk ve uygunluk içinde izlenmesi gerekmektedir.
Gerçekten, “Millet İttifakı” olarak adlandırılan oluşumun, bir yıla yaklaşan süreçte izlediği yolun, toplumsal devinimi gözettiği anlaşılmaktadır. Açıklanan verilere bakıldığında, sorunu/sorunları tespit etmede ve kavramada belli bir düzey gözetildiği görülmektedir. Bu çerçevede, iktidar olgusunun kavranılış biçim ve kullanımında ortaya çıkan yanılsamaları tespit etmenin önemi önem taşımaktadır. Nitekim kişileştirilmiş iktidar kavrayış ve kullanılış biçimi, kaçınılmaz olarak kamuyu, toplumu, halkı, aynı zamanda devlet ve onun erk ve yetkilerini kullanan kurumların nasıl içlerinin boşaltılmış bulundukları görülmüştür. Öte yandan siyaset alanında kullanılan üslubun, söylemin, nasıl bir eğretiliğe, hoyratlığa, daha açık söylenirse kabalığa dönüştürüldüğü, utanılacak bir tavra dönüştürülmüştür. Geçen yüzyılda, Hırvat romancı İvo Andriç, bir romanında, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir görevlisiyle yabancı bir devlet elçisinin karşılaşmasında riayet edilmesi gereken protokolün nasıl uygulanması gerektiği sahnesini vurgulu bir biçimde betimler. Kuşkusuz, bir roman gerçekliğinin gündelik hayatın gerçekliğiyle örtüşmesi beklenemez. Ama romanın gerçekliğinin, mutlaka toplumsal olanla şöyle veya böyle bir ilintisi de vardır. Tarihi ve kültürel olan bütün bunları da içkindir. İslamlık, Türklük bunlar hali sayılamaz herhalde!