İlkokulu bitirdikten sonra rahmetli babam beni her yaz tatilinde bir yerlerde çalıştırdı. Bazen arkadaşlarının işyerlerinde bazen de kendi işletmelerimizde çalıştım. Her yaz arkadaşlarım gezip oynarken ben çalışırdım. Babama o kadar çok kızardım ki, anlatamam. Yıllar sonra anladım ve hep dua ettim, hâlâ da ederim. İyi ki çalıştırmış, iyi ki hep çalışmışım. Zordu, çok yoruldum, üzüldüm, yeri geldi dalga geçtiler, ezdiler, kızdılar ama iyi ki çalışmışım. Bundan sebep ben de her zaman altıncı sınıftan sonra evlatlarınızı mutlaka kısa süreli de olsa tatillerde çalıştırın diye tavsiye ederim. Böylelikle kazanılacak hayat tecrübesini parayla satın alma imkânınız yok. Bu tecrübe mutlak ihtiyaç ve bunu başka şekilde karşılama ihtimaliniz de yok.
Lise yıllarında da lise bittikten sonra da çalışmaya devam ettim. Üniversite yıllarımda Almanya’da da Türkiye’de de hep çalışmaya devam ettim. Sigorta kısmına girmiyorum. Olsun. Böyle şeylere “olanda hayır vardır” deyip geçmek her zaman kafaya takıp ızdırabını çekmekten evladır. Unutursun, geçersin. Nihayetinde olduysa zaten olacakmıştır. Olacaksa da mutlaka olur. İnsanın kafasından geçenler başka, yapabildikleri başka ve nasip olanlar ise bambaşkadır. Hani derler ya “insan plan yaparken kader gülümsermiş” diye. Hayat böyledir işte, insan plan yapar, kader yazılanı yaşatır. Olanda hayır vardır derken zaten olan dediğimiz şey başımıza mutlak gelecek olandır. Başka bir ihtimal yoksa üzülmeye ne hacet.
Hayatım boyunca hep kendi ayaklarım üzerinde durmak mecburiyetinde kaldım. Kendi ayaklarının üzerinde durmak aslında yalnızlığın diğer adıdır. Bana “Yorgunluk nedir?” diye sorsanız, yorgunluk yalnızlıktır derim. İnsan yalnızım diyemediğinden yorgunum der aslında. Yalnızlık, kırgınlıktır, üzüntü ve acıdır ama bunu anlatmak zor. Zor olduğu için yorgunum der geçersin. Yalnız kalan insanların anlatmaya, izah etmeye, uzun uzun konuşmaya halleri yoktur.
Hep daha kötüsünü düşünerek mutlu olduğumuz yıllarda bir iç huzurumuz vardı. Sonra bakış açımızı değiştirdik. Yukarılara baktıkça mutluluğumuzu kaybettik. “Eskiden her şey çok daha güzeldi” dediğimiz şeyde yatan sır bu olsa gerek. Eskiden doğru yere bakıyorduk, şimdi yanlış yerlerde bakışlarımız. Daha fazlasına sahip olmak, daha fazlasını istemek, sahiplik duygusunu güçlendirmek ve sadece bunu düşünmek bile mutluluğumuzu elimizden almaya yetti herhalde. Zamanla işler tersine döndü. Dünya ve içindekilere meylettikçe ruhumuzun ayarı bozuldu. Yaratılış kodlarımıza aykırı geliştirdiğimiz her düşünce sadece yorgunluğumuzu artırdı. Hakikat yolculuğundan, tiyatro oyunculuğuna evirilmeye başladık. Sonra, sonrası malum.
Zor günlerin doğurduğu güçlü insanlar, konforun peşine takıldıkça sahip oldukları gücü kaybetti. İnsanı, sahip olduğu gücü, direncini yok eden konfor, bireyleri tek tek ele aldı ve toplumu bugünkü haline getirdi. Şimdi aradığımız cevapları bulamıyoruz. Bulamadıkça eskiden dediğimiz şeylere sallayıp geçiyoruz. Eskiden her şey çok güzeldi demek kolay. Fakat “Bugün neden böyle?” sorusunun cevabı yok. Bu soruyu soran bile yok. Çünkü artık kendimize bile soru soracak cesaretimiz kalmadı. Hâlbuki en sağlam soruları kendimize sormadıkça hangi problemimizi çözebiliriz ki? Güçlü olduğunda, çok para kazandığında, yetki sahibi olduğunda her şeyi halledeceğini zanneden zavallılar haline dönüştük. Bu kaos döneminden, karmaşık düzenden çıkış yolu var mı diye sorarsanız, elbette var. Kaybettiğimiz, yitirdiğimiz ne kadar değer varsa tekrar peşine düşmek zorundayız. Konfor alanımızı terk etmeli, evlatlarımıza sorumluluklar vermeli, hayatın gerçekleri ile yüzleşmekten korkmamalı, resmi mevzuata göre değil, gerçek hak ve adalete göre hareket etmeli, okumalı, araştırmalı ve çalışmalıyız. Elbet o eski güzel günler tekrar gelecektir.