Anne karnında yalnızdık. Karanlık bir tünelde, hayata
açılacağımız günü beklerken sadece annemizin nefes alış verişlerini işitirdik.
Karanlıktı burası ama arınmıştı hayatımız.
Dünyaya dair entrikalardan haberdar değildik,
Hayatı olduğu gibi saf ve temiz zannederdik. Yalnızdık
ama mutsuz ve umutsuz değildik.
Yaşadığımız dünyada ise
Ne zaman düşsek
Ne zaman umutsuzluğa kapılsak
Ve ne zaman atılsa yüreğimize bir taş
Yine yalnızlığa çekiliriz. Yalnızlık üzerimize çektiğimiz
bir zırh gibidir Sanırız ki tıpkı anne karnında olduğu gibi kendimizi karanlık
bir odaya kapatsak hiçbir taş değemeyecek bize.
İnsanlar göremeyecek
Hiçbir hain el uzanamayacak
Kulaklarımızı tırmalayan o seslerden uzak kalacağız
Yalnızlığın bizi acıdan koruyabileceğine inanırız. O
yüzden, acıyla karşılaştığımızda çekiliriz kenara. Sorduğumuz sorulara
kendimizce cevaplar arar, kendimizle bir yol buluruz. Atılan taşları
çıkarabilmek için uzanır ve kendi yağımızla kavrulmaya çalışırız. Fakat dünya
ile ünsiyet kurmuşuzdur bir kere yalnızlığın en yoğun noktasında yeniden
doğrulur ve topluma katılırız.
Dışarıda ellerindeki taşlarla bekleyen adamlar vardır,
hangi taşın hangi yandan geleceğini bilemeyiz. Yüreğimize değmesin diye
ellerimizi göğsümüze bastırır ve yola devam ederiz.
Sonra alışırız taşlara. Açılan yaraları onarmaya devam
ederiz.
Bazen de, kendimizle baş başa kalır, varoluşumuzu, ölüm
ve sonrasını düşünür ve Allah ı tefekkür için insanlardan uzaklaşırız. Bir
günlük yalnızlığımızda, bin sayfa düşünür ve her anı dolu dolu geçiririz.
Hatalarımızı haylaz bir çocuk gibi oturturuz karşımıza ve nasihat ederiz. El
uzatır ve insanlığa davet ederiz. Yeni bir sayfa açarız hayatımıza. Yeni bir
güne başlar gibi başlarız. En değerli bilgileri yalnızlığımızda ediniriz, en
faydalı kararları yalnızlığımızda veririz ve yalnızlığın aslında korkulacak bir
şey olmadığını söyleriz. Ama nedense insanlar yalnızlıktan ve yalnız kalmaktan
hep korkarlar.