İbn Haldûn’ün “asabiyye” deyimi temelinde toplumsal
gerçekliği gözlemleme suretiyle irdelemeye tabi tutması kültür ya da manevi
bilimler bakımından, çağına göre, oldukça önemli bir adımdır. Varlığı üzerinde
“spekülasyon” ve tartışmaların derecesi hafiflemiş gözükse de, tam itminana
erdiği pek söylenemeyecek olan “sosyoloji” disiplininin habercisi ya da öncüsü
olarak kabul edilmesi açık bir göstergedir. O’nun, İbn Haldûn’ün, topumsal
gerçekliği gözlemlerken aynı zamanda değer yargısında bulunur bir tavrı
sürdürmesi, bilimsel ve düşünsel nesnelliğin (afakiliğin, objektifliğin) ihlal
edilmesi sonucunu doğurmaz mı Sosyoloji’nin hem kendi sınırları içinde hem de
bağımsız bilim olduğu iddiası temelinde kendi dışında süregelen tartışmalarda
da “nesnellik” ilkesinin merkezde olduğu burada hatırlanmalıdır. Ama
sosyolojinin, özellikle kavranılış biçimi “değer yargısı”nda bulunmasının doğal
olduğu görüşü ağır basmaktadır. Dahası iktisat ve siyaset sosyolojisi
alanlarında sosyolojinin “ideolojik” bir mahiyet yüklemesine “müsait” bulunduğu
algısına dayanılarak “araçsallaştırıldığı” söylenebilir. Ama İbn Haldûn’ün
“değer yargısı”nda bulunur gözüktüğü durumlarda bile toplumsal olgu ve olayları
hesaba katmadığı ya da dışladığı pek söylenemez. Sözgelimi, devlet ve yönetim
bakımından İslam’ın içerdiği ilkeleri (adalet gibi, hakkaniyet, barış gibi)
işaret ederken, aynı zamanda Müslüman toplumlardaki çağdaşı hanedanlık rejimlerinin
toplumsal gerçekliği görünüşleri olduğnu belirtmesi, herhalde bilimsel
nesnelliğin ihlali anlamına gelmez.
İnsan topluluklarının göçebe ve yerleşik olma olgusu
temelinde toplumsal ilişkilerin, toplumsal davranış tiplerinin, toplumsal
kurumların ve yapıların ortaya çıkışını, dönüşüm ve değişim süreçlerini ve
doğurdukları sonuçları dikkatli bir gözleme tabi tutar İbn Haldûn. Göçebelikten
yerleşikliğe, yerleşiklik ile uygarlık oluşturma (ümran) sürecindeki etki ve
tepkilerin birer olgu ve olay olarak incelenmesi başlı başına önem taşıyan
konulardır.
Büyük Sahra ve çevresinde yaşayan Tuaregler kadar olmasa da,
dünyanın çeşitli bölgelerinde çok sınırlı ölçekte göçebelik hayatı sürdürülüyor
olabilir. Yerleşiklik neredeyse genel kural halindedir, denebilir. Fakat
yerleşik hayat içinde kültürel göçebeliklerin bütünüyle ortadan kaldırıldığı
herhalde ileri sürülemez.
Avrupa’ya, kabaca, bu açıdan bakıldığında göçebelik ile
yerleşikliğin, bütün çaba ve önlemlere rağmen, sürekli yer değiştirdiği
söylenebilir. XIX. Yüzyıla kadar Fransız kültürünün adeta yerleşik bir konumda
bulunduğu gözlemini yapmak olasıdır. Bunun yansımalarını Tanzimat ve Meşrutiyet
dönemleriyle Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılına kadar sürmek mümkündür Ama XIX.
Yüzyıl öte yandan Ortadoğu ve Uzak Doğuyla Afrika ve Amerika kıtasının belli
bölgelerinde Büyük Britanya İmparatorluğu’nun hegemon ve emperyal gücünün
ağırlığını hissettirdiği yüzyıldır aynı zamanda. Öte yandan Amerika’nın “dışa
açılma” sancılarının yoğunlaştığı ve XX. Yüzyılda, Avrupa’nın yerleşik hayatına
göçebe olarak müdahaleye başladığı bir dönemin aralandığı süreçtir de. II.
Dünya Savaşı’nın, artık tarafların tıknefes olduğu son bir anda ortaya çıkması,
adeta yerleşikliğe göçebeliğin müdühale ederek hakimiyetini ilan etmesi anlamına
gelir. Ve böylece günümüze gelinir.
Günümüzde, yerleşik hayatın kendi varlığıyla özdeş olduğu
algısını merkezde tahkim etmeyi ihmal etmeyen Avrupa, kendisine göre göçebe
konumunda saydığı ülkelere başta savaşlar olmak üzere, çeşitli çatışmaları,
ideolojik ve siyasal çekişmeleri taşımak suretiyle güvenliğini sağlamaya
çalışmış, belli ölçüde de başarılı olmuştur. Ancak yerleşik hayatın doğal
olarak yaşamak zorunda olduğu olumsuzlukları ortadan kaldırmak şöyle dursun,
içten içe yozlaşmasını önleyememektedir. Gerçekten, Avrupa siyasi-toplumsal
tarihi bakımından Roma İmparatorluğu’nun bıraktığı boşluğu doldurmak için AB
önemli bir olaydır, ama gerçeklik kazanması o oranda sorunsal olma özelliğini
de sürdürmekterdir.
Göçebelik ve yerleşikliğin toplumsal bakımdan iç görünümde
tezahürü nasıldır