Hz. Fatıma nın çeyizi, bir seccade, bir minder, bir
yastık bir el değirmeni, bir su tulumu, bir battaniye bir yorgan, yere
serilecek bir sofra ve bir sedirden oluşuyordu. Ne Fatıma ne de eşi Ali dünya
malına hiçbir zaman tenezzül etmediler. Gösterişten uzak mütevazi evleri ise
huzur ve şefkatin kaynağıydı. Resulullah sık sık kapılarını çalar ve
nasihatleri ile onları aydınlatırdı. Allah Resülü bir gün Fatıma nın evine
geldiğinde gözü nakışlı bir perdeye takıldı. Oturmadı, hemen geri döndü. Fatıma
babasının neden geri döndüğünü anlamıştı, perdeyi indirdi, satılıp parasının
yoksullara dağıtılması için verdi. Fatıma takvanın tevazu ile kardeş olduğunu
biliyordu, her zaman azla yetindi.
Resulullah Ey Fatıma! Allah katında kabul edilen
ibadetler yap. Çünkü kıyamet gününde ben seni Allah ın azabından kurtaramam
buyurmuştu. Fatıma İslam ın adalet ilkesini bütün benliğinde hissetmiş ve iki
oğlunu bu minval üzere yetiştirmişti.
İslam da esas olan hak ve adaletin muhasebesini kişinin
kendisinin yapmasıdır. Burada adam kayırmak yoktur, hısım akraba ve yakınlık
bağlarını istismar etmek yoktur, grup ya da cemaat ayrımı yapmak yoktur. Burada
dikkate alınan kişinin kendi çabası, elde ettiği emeğidir. İşte Resulullah ın
Fatıma ya öğrettiği şey budur. Yani bütün sebepleri bir tarafa bırakıp, Allaha
teslim olmak, istikamet üzere yaşayabilmektir. Köleliği, para hırsını, manevi
kirleri, korkuları zaafları öldürüp İslam ın sancağını taşımaktır. Fatıma
kendisi bu eğitimin gölgesi altında yetişmiş ve oğullarını da aynı doğrultuda
yetiştirmiş bir hanımdır.
Hz. Fatıma ve Hz. Ali nin oğulları Hasan ve Hüseyin ilk
eğitimi anne babadan aldılar. Göğüslerindeki adalet filizini onların desteği
ile büyüttüler. Hasan ve Hüseyin, dedelerinin bıraktığı kutlu mirası ve onun
sorumluluğunu bütün benliklerinde hissettiler. Fatıma onların ilk eğitmeniydi.
Fatıma nın ailesinde yaşanan şu olay hepimize yön gösterecek bir olaydır:
Sıradan bir gündür. Fatıma nın ailesi o günü oruçlu geçirmeye karar verirler.
Akşam olur sofraya otururlar fakat tam da o sırada kapıları çalınır ve bir
yoksul çıkagelir. Yoksul kişi, Allah için bana bir şeyler verin diye yalvarır.
Onlar da kendileri için hazırladıkları yiyeceği bu fakire verirler. Peş peşe
her gün aynı vakitte yoksul biri gelir ve yiyecek bir şeyler ister, onlar da
kendileri için hazırladıkları yiyeceği bu kişiye verirler. Kendileri üç gün bir
şey yemeden su ile oruç tutarlar. Onların bu tavrından sonra şu ayet nazil
olur:
İyiler şüphesiz (güzel kokulu ve serin) kafur katılmış
bir kadehten içerler. Bu Allah ın has kullarını içtikleri ve akıttıkça
akıttıkları bir pınardır. O kullar şiddeti her yere yayılmış olan bir günden
korkarak verdikleri sözü yerine getirirler. Onlar kendi canları çekmesine
rağmen yemeği yoksula yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızası için
doyuruyoruz sizden ne bir karşılık ne bir teşekkür bekliyoruz. Biz çetin ve
belalı bir günde Rabbimizden (Onun azabına uğramaktan) korkarız derler. (İnsan
süresi, 5-10)
Fatıma ve Ali nin maiyetinde büyüyen Hasan ve Hüseyin,
edep, hayâ, adalet, şefkat ve merhamet gibi meziyetleri çocuk yaşlarda edinmiş
ve İslam ın sancağını tek başına omuzlarında taşımış iki neferdir. Bizler
onların örnek yaşamlarını, sadece tarihi bilgiler olarak değil, bir model
olarak okumalı ve içselleştirmeliyiz.