Toplumsal olayların gelişme ve değişme hızına bakılarak,

hukukun bazı zamanlarda olanı geriden izlediği şeklinde tespitler yapılır. Öyle

ya, ne kadar mükemmel yapılmış olursa olsun bir kanunun hükümleri, insan ve

toplum hayatında ihtilaf olarak ortaya çıkan herhangi bir olayı çözmede her

zaman yeterli olamaz. Kanunları değiştirme ihtiyacı, bazen mecburiyeti, buradan

kaynaklanır. Kaldı ki, daha önceden yapılmış bir kanun, o zamanın şartları,

zihniyeti ve anlayışının bir ürünü olduğu için, gelişen ve değişen şartları ve

durumları eksiksiz öngöremez. Dolayısıyla hukukun insan ve toplum hayatındaki

gelişme ve değişmeyi geriden izlemesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan hayatın

dinamikliğine karşılık hukukun durağanlığı, statikliği söz konusudur.

Bu tarz hukuk anlayışları, görünüşte yalın bir gerçeği

ifade etmiş, daha doğrusu nesnel bir şekilde gerçeği tespit etmiş gibi

görünürler. Çoğunlukla da, hukuku mevzuattan , yani mer i ya da pozitif hukuk

olarak anlayanlar tarafından hararetle desteklenirler. Söylemek bile fazla,

bizde, hukukçuların çoğunluğu da dâhil, siyaset ve medyada ağırlıklı anlayış

hukuk olgusunu kanun tekniğine hapseden anlayıştır, denebilir. Genel olarak

bu anlayış hukukun kaynağı olarak anayasa kurgusunu görür. Aslında

anayasa nın da, saf ve gerçek hukuk bakımından bir kanun olduğu pek fark

edilmez.

Hukuk olgusunu kanun ile aynılaştırıp sabitleyen bu tür

anlayışlar, bütün iyi niyetlerine rağmen, hukukun mahiyetinde saklı doğruların,

değerlerin tezahürüne set çekerek engel olduklarını, bazen de onu

katlettiklerini ya geç anlarlar, çoğunlukla da anlayamadan, kavrayamadan geçip

giderler. Bizzat olaylar, olayların özündeki gerçekler, elbette hukuk da

onlara, moda olmuş deyimle bak git der.

Aslında hukuk; kanun , yani şekil halinde, belli yer ve

zamanda ifade edilmesine karşılık, insan ve toplum hayatının hep içindedir.

Bazen inanç ilkesi, bazen ahlâk kuralı, kimi zaman örf-adet şeklinde belirir.

Mesela bugünkü ceza kanununda zina nın suç olarak düzenlenmemiş olması, inanç,

ahlâk, örf-adet veya kültürel değer açısından tasvip edildiği anlamına mı gelir

Ya da reel-politik riyakârlığı yönünde, mesela devlet diye tanımlanan

varlığa hukukun meşruiyet verirken sağladığı hâkimiyet i, fiili sapmalar ile

ihlal etme girişimleri, belki kanun şekline sokulabilir, ama hukukun saf

mahiyetinin kabul edeceği anlamına gelmez. Yani hayatın içinde olan, hayatı

belirleyen, ondaki canlılığın bizzat kendisi olan şey, eş deyişle hukuk, bu

türden lekeleri, sapmaları, uygunsuz karışımları benimsemek şöyle dursun,

er-geç onları ayrıştırır, ayıklar ve dışa atar.

İnsanın varlığını kurup oluşturan özleri, değerleri,

doğruları, iyi ve güzel olanları ifade ederken, tezahür ettirirken,

hak-haksızlık, adalet-adaletsiz, insan haysiyeti ve onuru şeklinde tanımlıyor

ve nitelendiriyoruz.

Görünen o ki, bugünkü olaylar ve durumlar hukuk ile

kanunun, yani gücün, insana ait olan ile olmayanın tercihi şeklinde bir

dönemeçte durmaktadır.