“Bir çağ ne kadar asabi ise modaları da o kadar hızlı değişir der, G.Simmel. İçinden geçtiğimiz çağ adı konulmamış büyük bir şiddetin, gerilimin izlerini taşımıyor mu? Bu yaşadığımız asabi, her an parlamaya hazır yaşantının değişimi de bir o kadar hızlı. İnsanların duyuları bu hıza ayak uydurmakta zorlansa da durumu bir şekilde kabullenme hali de var. İnsanın kendinden başlayarak çevresine doğru sonra da çevreden tekrar kendisine doğru gidip gelen bu değişim trendi modern insanı hem daha çok yıpratmış hem de denge noktasını kaybettirmiştir. İşte bu kaybedişle birlikte yaşadıkları mekânlar, insanları ruhsal çöküntüye doğru sürüklerken, kendi olmaktan uzak bir toplumu da doğurmuştur. Bu toplumsal dağılmışlık, hem zihinsel süreçleri hem de duyuşsal süreçleri neredeyse felç etmiştir. Bundan dolayı da insanoğlunun bütün çabası bir adım öteye geçecek sıhhatten yoksundur. Hızlı değişimler insanı daha suratsız, daha derinlikten yoksun ve sığ hale getirmiştir. Toplum sadece anlık ihtiyaçlarının tatmininin davasını gütmekte ve böylelikle kendine bir sabite edinme yoluna gitmektedir.
Eşyaların bir çeşit efendilik rolüne büründüğü bu zaman diliminde insan, eşyaların teklif ettiği toplumsal bir rolü yerine getirecek kıvama çok hızlı ulaşmıştır. Görece zamanı kısaltmak, zamandan tasarruf etmek için daha çok şey istese de zaman giderek insanlar ve toplumlar için artık yetişilemeyen bir noktaya ermiştir. Biçimsiz bir büyüme süreci sonrasında üretim çeşitlenirken ve artarken; kültürden düşünceye, inanca her şey kördüğüm haline girerek karmaşıklaştı. İstatistikler, anketler, incelemeler hatta sanayi ve teknolojinin geldiği nokta ve onların verileri dahi insana daha güzel bir yaşamın anahtarlarını sunmuyor, aksine giderek tedirgin edici bir hale sokuyor. Büyük kaygılar, büyük korkulara neden oluyor. Bazen bütün her şeyi etkileyecek noktalara varıyor. Dışarıda hızlanan eşyalar dünyası karşısında insan kendini güçsüz hissetmektedir. Kafasının karışıklığı, bu karmaşanın çözülemeyeceği duygusuna itiyor ve onu yaşadığı hayata karşı daha pasif ve edilgen hale dönüştürüyor.
Bu dönüşüm neticesinde insanlar daha çok maddi dünyanın sınırları ile içsel dünyalarını şekillendiriyor, inançlarını ve maneviyatlarını oluşturuyorlar. Bugün bir insanı, bir inancı bir toplumu tanımlayabilmek oldukça kolay hale gelmiştir ki alışkanlıklarını, ilgilerini, duygularını hemen açık eder. İnsanı bir diğer tanıma ve tanımlama yolu da ‘etiketleme’dir. Küçük aidiyetler ise işin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bugün insan, hızlı bir şekilde olumlu olumsuz iki şekilde de nitelenebilir. Aynı fiili işleyen iki insanı toplum olarak hem “saygın” hem de “utanmaz” olarak ayrıştırabilir ve bu niteleme arasındaki temel kıstası da kısa bir zaman sonra değiştirilebilir. Yine aynı fiil iki insandan birinin “kahraman”, diğerinin “hain” ilan edilmesine sebep olabilir. Toplumsal linç dürtüsü de bu çağın asabiyet dozajı ile orantılıdır. Sevgisi de nefreti de orantısızdır. Bu bakımdan kalbe ait olanlar da çok hızlı değişirken aynı zamanda bu kalbilik bugün katı bir formdadır.
Bu durumu yine Simmel’in ifadesi ile söylersek, “Modernliğin göstergeleri, humma ve asabiliktir, kör bir ilerleme savunusu ve nevrastenidir.” Bugün bu zamana ait insanların, toplumların en büyük sorunlarının başında gelen koşup koşup yetişememe durumunun vermiş olduğu yarım kalmışlık ve çaresizlik duygusu ile birçok etmenle mücadele etmek durumunda kalmış olmanın getirdiği tükenmişlik hissidir. Siyasal, sosyal ve ekonomik her olay, her göstergenin içerisinde biraz da bunları bulabilirsiniz. Bugün ortak değerleri olmayan bir toplumun birliktelikleri de kurgulanmış bir üründen başka bir şey değildir. Ondan dolayı da ortak bir kültür, değer dünyasının oluşması insanın bu hummadan çıkışına bir anahtardır. İster yeniye ister eskiye yönelmiş olsun insan, ikisinde de icat edilmiş bir kurguya saplanıp kalıyorsa o çağın dışına çıkma ihtimali yoktur. Sorularının peşinden gidenler için ise her zaman bir ışık vardır. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Karac’oğlan der ki, bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş, biz burada yoğ iken”
(Karacaoğlan)
Not: Âşık Seyrâni’nin müthiş eserini Ferman Akgül seslendirmiş, güzel de yorumlamış, Ethnic Band ise güzel çalmış. Bu hafta “Ben Bu Dünyanın Çilesi”ni dinliyoruz. “Ben bu aşkın çilesini / Yanar çektim, tüter çektim / Yedim gonca sillesini / Bülbül gibi öter çektim” diyor sözlerinde…
Bize Kadar:
- Hz. Mevlânâ (ks), “İnsan âdeta sırf gözden ibârettir. Geriye kalansa deridir, cesettir. Hakiki göz ise ancak dostu görendir. Dostu görmeyen gözü sen göz sayma!” der.
- “Doğruluk, gönlün konuşmasıdır” der, Münir Derman.
- “İnsan kalbi, başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nispetinde açıktır” der, Tanpınar.
- Nietzsche, “Susmak daha kötüdür; susulan bütün hakikatlere zehir karışır” der.
- Stefan Zweig, “Çünkü yalnız acı, insanı bilge yapar” der.
- Besim Dellaloğlu’nun, ‘Heretik Yayınları’ndan çıkmış “Zamanın İçinden, Zamanın Dışından (2017)” isimli bir kitabı var. Sosyal bilimlere ilgi duyanlar, bir sosyal bilimcinin yolculuğuna ortak olabilirler.
Dağarcık
“Boş inançlı bir toplum şöyle bir toplum olacaktır: Onda birçok birey; birçok birey olma isteği vardır. Bu noktadan bakıldığında boş inanç, inanç karşısında ilerleme olarak görülür hep, bunun belirtisi de aklın bağımsızlaşıp kendi hakkına sahip olmak istemesidir.” (Nietzsche’den tadımlık)
TEKKE
Tarih, yok olanla değil var bir zamanlar var olanla ilgilidir. Nitekim, Karacaoğlan da “kim var imiş” diye sorar, onların kanlı canlı insanlar olduklarını hatırlatacak şekilde, şimdi yok olduklarını değil bir zamanlar var olduklarını ifade ederek. Dönüp seyir ettiğimiz zamanlar için bir yokluk söz konusu ise o bizim yokluğumuzdur, anlama çabasıyla telafi etmeye çalıştığımız yokluğumuz. “Onlardan sonrası” olduğumuzun ve bir de “bizden sonrası” olacağının bilinciyle, yani bugüne ait ve geleceğe dönük bir perspektifle anlamaya çalıştığımız birileridir mazinin insanları. Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahiret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzerine düşünmek isteyen ise tarihe… (Cemal Kafadar’dan tadımlık)
Bir Lahza:
“Sırf zenci diye, birinin güzel bir araba kullanması onu çaldığı anlamına gelmez. Tamam, ben bunu çaldım ama zenci olduğum için değil. ” (Siyah Giyen Adamlar 3’ten)