Elbette daha fazlası da vardır…

Ancak tarihe şöyle bir baktığımızda…

3 tane 15 Temmuz’un öne çıktığını görüyoruz…

1) 15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi… Dini bir oluşum izlenimi vererek kurulduğu günden itibaren "devletin kılcal damarlarına sızmaya çalışan" çeşitli yöntemlerle Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) de mensuplarını yerleştiren FETÖ, 15 Temmuz gecesi darbe girişiminde bulundu. İhanet, gecenin karanlığında kendisini gösterdi... Darbe, halka çarptı... Darbeye kalkışanların sesini “ezan sesi” bastırdı... Millet ve devlet el ele darbeye “dur” dedi.

2) 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Yunan Darbesi ve hemen ardından Milli Görüş lideri, Başbakan Vekili Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın ortaya koyduğu çelik irade ile 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nın gerçekleştirilmesi. Ve Kıbrıslı soydaşlarımızın zulümden kurtarılması…

3) 15 Temmuz’da Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali ve Müslümanların tümden kılıçtan geçirilmesi… Haçlılar, Kudüs’e girince evlerde, camilerde, yollarda bulunan herkesi kılıçtan geçirdiler. Merhamet dileyenleri bile öldürdüler. Evlerine saldırıp ne buldularsa aldılar. Zengin veya fakir, girdikleri evler içerisindeki mallar ile birlikte Haçlıların oldu.

İKİ TANE 15 TEMMUZ…

Yazarımız Ekrem Şama 24 Temmuz 2027 tarihinde “İki tane 15 Temmuz” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Okuyalım;

“Sonuncusu yani 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe teşebbüsü taze olduğu için hepimiz hatırlıyoruz, herkes hatırlatıyor.

Bir tane daha 15 Temmuz var.

15 Temmuz 1974, yani 43 sene önceki 15 Temmuz!

Garantörü olduğumuz ve yüzbinlerce kardeşimizin yaşadığı Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir darbenin tarihi.

Bir Yunan subayı olan Nikos Sampson’un, meşru Makarios iktidarına karşı yaptığı darbe. Amacı da, ENOSİS, yani kardeşlerimizi katliama uğratmak ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak idi.

Yani Yavru Vatan’a karşı yapılmış bir darbe.

Sonuncu FETÖ darbe teşebbüsünde olduğu gibi bunun arkasında da Yunanistan ve onun da arkasındaki ABD ve Avrupalı ağabeyleri vardı. Onlar hesap ettiler ki, Türkiye’de birbirine zıt görüşlü MSP ve CHP koalisyonu var ve bunlar asla kendi aralarında anlaşıp da adaya müdahale edemezler.

Hesap edemedikleri husus, koalisyonun bir ortağının Milli Görüş ve onun kararlı Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın olması idi.

Bu kararlı ekip ve liderleri, dışarıda Yunanistan’a rağmen, Amerika’ya rağmen, Avrupa’ya rağmen, Rusya’ya rağmen Kıbrıs harekâtını yaptı.

Bu kararlı ekip ve liderleri, içeride, koalisyonun büyük ortağı ve Başbakan’a rağmen, Cumhurbaşkanı’na rağmen, muhalefet partilerine rağmen, kimini ikna ederek, kimini yumuşatarak Kıbrıs harekâtını yapmayı başardı.

Elbette Kahraman ordumuzla hep bütünleşerek başarıldı bu.

Böylece 15 Temmuz 1974 darbesi tamamen ezildi, Kıbrıs’ın yarısına yakınında tam kontrol ve dolayısıyla barış sağlandı, katliam ve ilhak hevesleri gerek darbecilerin, gerekse Yunanistan’ın kursağına geri gömüldü.

Bu harekâtı, Yunanistan’ın Trakya’dan ve Ege’den girerek Türkiye’yi dize getirme tehditleri engelleyemedi. Bu harekâtı İngilizlerin “Gurka birlikleri ile sizi denize dökeriz”, tehditleri durduramadı. Bu harekâtı Amerika’nın, “Altıncı Filoyu gönderip, sizin gemilerinizin tamamını batırıp uçaklarınızın tamamını düşürüp tüm dünyaya rezil ederiz” tehditleri engelleyemedi. Çünkü süper güç oldukları söylenmesine rağmen, parlak bir zekanın kendilerine dolaylı olarak gönderdiği “uçak gemisine şehadet dalışı” tehditleri onları korkutmaya, tereddüde sevk etmeye ve müdahaleden vazgeçirmeye yetti.

Amerika’nın, yediği bu golün intikamını almak için Avrupa’yı da ikna ederek, NATO’yu da kullanarak Türkiye’ye koymaya yeltendiği askeri ambargo, Milli Görüş’ün inançlı ekibi ve dirayetli Lideri’nin yerinde ve cesurane kararlarla, Amerika’nın bu küstah hareketine misilleme olarak Türkiye’deki 22 adet Amerikan üssüne el koyması ve Türk bayrağı çekerek cevap vermesi tüm dünyayı şaşkına çevirmişti.

Amerika ve Avrupa ambargo ve misillemelerine birkaç ay ancak dayanabilmişler ve eski sisteme dönmek mecburiyetinde kalmışlar idi. Ama birkaç ay da sürse, ambargonun ordumuz üzerindeki etkileri çok feci olmuştu. Uçaklarımız lastik ve jet yakıtı olmadığından uçamaz duruma gelmiş, stratejik silahlarımızı kullanamaz duruma düşürülmüştük. Ama o zaman Pakistan gibi, Kuveyt gibi, Libya gibi, kara günümüzde bize destek olacak gerçek dostlarımız vardı. Deli dolu ama mert bir Kaddafi vardı. Silah ve yedek parça ambarları ve yakıt depolarını bize açmakla kalmamış, sırtı ile bunları nakil vasıtalarına kadar taşınmasına yardımcı olmuş bir Kaddafi’den bahsediyoruz.

Sonradan Haçlı zalimlerince ülkesi talan edilecek ve kendisi şehit edilecek bir Kaddafi’den bahsediyoruz.

Ne yazık ki Türkiye’deki iktidarın da Haçlıların yanında fiilen hareket ettiği bir süreç sonucu yerle bir edilmiş bir Libya’dan bahsediyoruz.

15 Temmuz 1974 darbesi işte böyle yürekli bir ekip ve yakın dostlar sayesinde tamamen bertaraf edilmiş ve Kıbrıs’taki haklarımız garanti altına alınmış idi.

Sonradan Rumların uzlaşmaz tutumları sebebiyle bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilerek sorunlar kökünden çözülmüş idi.

İşte bu fiili durumu “çözümsüzlük” diye vasıflandıran bugünkü iktidar, KKTC’yi lağvedip, Rumlarla tek devlet olmak amacıyla, önce Annan Planı ile bir yığın tavizin verilmesini kabul etme yoluna gittiyse de, Rumların, aslında onların arkasındaki Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın, Avrupa Birliği’nin, Yunanistan’ın ve Amerika’nın aldatmasına gelerek masadan yine eli boş kaldırılmış idi.

Geçen hafta bu defa son nokta konulacak diye, yine masaya oturulmuş, ama karşı tarafın doymak bilmez iştahları ile yine bir çözüme ulaşılamadığı açıklanmıştır. Bu açıklamalar yapılırken dikkatlerden kaçmayan sözler var:

“Rum tarafı sıfır asker ve sıfır garantörlükte ısrar ediyor.”

Bu sözleri diplomasiden bizim anlayacağımız lisana çevirirsek şöyle ifade edebiliriz:

“Kıbrıs’tan askerlerimizi kısmen çekmeyi ve garantörlüğümüz üzerinde de bazı sınırlamaları kabul ettik, ama onlar tamamen sıfırlamak istiyorlar.”

İnşaallah yanılmış olmayı tercih ederiz de, şayet bunlar kabul edildi ise, Kahraman Ordumuz tarafından darmadağın edilen 15 Temmuz 1974 Nikos Sampson darbesi, Kıbrıs’ta yeniden yürürlüğe konulacak demektir.

Böylece de 2 tane 15 Temmuz darbesi bize çektirmeye devam edecek demektir. Birincisi, yani Kıbrıs’taki darbe şartları bizim tarafımızdan diriltilerek, ikincisinin yani 2016’dakinin halen ellerinde olan elebaşları ise bize karşı tehdit olarak kullanılmaya devam edilerek.

Ne yazık ki böyle!”

PEKİ, YA DİĞER EN KANLI 15 TEMMUZ!

“1095 yılında başlayan 1. Haçlı Saldırısı, 15 Temmuz 1099 yılında Kudüs’ün işgal edilmesiyle neticelendi.

Haçlılar, bu sefer neticesinde Kudüs’ü ele geçirmiş, Kudüs’te yaşayan Müslüman halk üzerinde büyük korku ve dehşet salarak, Müslümanlara karşı büyük katliamlar gerçekleştirmişlerdir.

Doğulu ve Batılı kaynakların ittifakla söylediklerine göre; Kudüs’te yaşayan Müslümanların hemen hemen hepsi öldürülmüş, Müslümanlara yardım eden Yahudiler de cezalandırılmıştır.

Bir kısım Müslüman korku içerisinde, şehrin henüz ele geçirilmemiş güney mahallelerine doğru kaçmışlardı. Şehre güney cephesinden giren Haçlı komutanı Raymond, Davud Kulesi’nde Kudüs Valisi İftiharuddevle’yi kuşattı.

Kendilerine teslim olması karşılığında şehirden çıkmalarına izin vereceğini söyledi.

Onlarda teslim oldular ve Raymond’da sözünü tuttu. Kudüs’ten sağ salim çıkan tek Müslüman grup bunlardı.”

HERKESİ KILIÇTAN GEÇİRDİLER

“Haçlılar, Kudüs’e girince evlerde, camilerde, yollarda bulunan herkesi kılıçtan geçirdiler.

Merhamet dileyenleri bile öldürdüler. Evlerine saldırıp ne buldularsa aldılar. Zengin veya fakir, girdikleri evler içerisindeki mallar ile birlikte Haçlıların oldu.

Bu sayede çok sayıda Haçlı zengin oldu. Öyle zalimce hareket ettiler ki Müslümanların kendilerine vermemek için yuttukları altınları almak için öldürüp karınlarını deşmişlerdir.

Haçlılar bununla yetinmeyerek kutsal mekânlara kaçan Müslümanları bile öldürmüşlerdi. Hz. Ömer Camii olarak bilinen Kubbetü’s-Sahra Camii’ne de girerek hem camiyi yağmalamışlar hem de insanları öldürmüşlerdi.

Hz. Ömer Camii’nde o kadar insan öldürmüşlerdi ki cesetler kanlar üzerinde yüzüyor ve öldürdükleri Müslümanların kanları atlarının dizlerine kadar geliyordu.

Haçlılar ile birlikte Kudüs’e gelen ve gördüğü olayları kaydeden Avrupalı tarihçi Raimundus atına binip yol boyunca Mescidi Aksa’ ya giderken, atının cesetler üzerine ve dizine çıkan kan göletlere bata çıka Mescid-i Aksa’ya ulaştığını yazmaktadır.”

Kaynak: Haber Merkezi