Yarın, yani 11 Eylül 2018 Salı, aynı zamanda 1 Muharrem 1440… Bizim “yılbaşı”mız. O kutlu hicretin üzerinden 1440 sene geçmiş. Ancak biz Müslümanlar o kutlu hâdiseyi “dün” gibi hatırlıyoruz. Zaten hiç unutmadık ki… Unutmamız da mümkün değil. Zira hicret, İslâm tarihinde ve dolayısıyla biz Müslümanların hayatında en mühim hâdisedir.
Hicret bir kaçış değil, bir şahlanıştı. Zulmetten nura geçişti. İslâm’ın devlet oluşunun, şanlı bir tarihin başlangıcıydı. İşte bunun için, hicret takvimin başlangıcı yapıldı. Bana ne MÖ’den… Bizim için “hicret” var. Zira biz, “hicret”le; “Biz de varız! Bundan sonra dünyada biz Müslümanların sözü geçecek!” demişiz.
Bundan 39 sene önce, yani hicrî 1400. yıl münasebetiyle, “Zulmetten Nura Hicret” başlığı altında bir dizi röportajlar yapmış, ülkemizin tanınmış simalarıyla görüşmüştüm. Profesyonel gazeteciliğimin ilk günleri idi. (Ekim 1979’da profesyonel gazeteciliğe başlamış 21 Kasım 1979 tarihine tekabül eden 1 Muharrem 1400’ü bu güzel gazetecilik faaliyetiyle karşılamıştık). Daha önceleri dergiler için röportajlar yapmıştım. Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil, Doğu Türkistan Türklerinin lideri İsa Yusuf Alptekin, Kırım Türklerinin lideri MüstecibÜlküsal, Ekrem Hakkı Ayverdi, Prof. Dr. Abdulkadir Karahan ve daha pek çok sima ile… Bu defaki konumuz hicret idi. Ağırlıklı olarak da “İttihad-ı İslâm” konusu üzerinde duruyorduk. Kırk küsur değerli şahsiyetin hepsi de ümitvar konuşuyor, çok güzel fikirler ortaya koyuyorlardı. O konuşmalar, gazete sayfasında unutulmaya terk edilmemeliydi. Okuyuculardan gelen yoğun talep üzerine o röportajlar serisi kitaplaştı. Bu ilk kitabımdı ve tarih 1980 idi.
O yılları hatırlayanlar kabul edecektir ki, hicrî 1400 yılı ile birlikte çok güzel bir hava meydana gelmişti. Müslümanlar birbirine “kardeşâne” bakmaya başlamıştı. Ancak “insîşeytanlar” boş durmuyordu. Müslümanların birlik ve beraberliğinden, huzurlu oluşundan rahatsız olmuşlardı. Derhal fitne kazanının altına ateşi attılar. Rusya Afganistan’ı işgal etti (27 Aralık 1979). İran’la Irak savaşa tutuştu (22 Eylül 1980). Türkiye’de 12 Eylül darbesi oldu.
Geçen 40 yıl zarfında İslâm âleminin ve Müslümanların başına çok iş geldi. İslâm düşmanları Müslümanların ensesinde boza pişirdi. Günümüzde olup bitenleri görüyorsunuz. Tıpkı hicrî 1400. yılın başlangıcında ortaya çıkan güzel hava gibi, ülkemizde Refah-Yol iktidarı ile de güzel bir hava meydana gelmişti. Lütfen o günleri hatırlayınız: “Bana ne Amerika’dan!” diyen bir lider, D-8’leri kurmuş, Anadolu’nun etrafı güven halesiyle çevrelenmiş, fitne membaı “Çekiç Güç” geldiği yere postalanmış, terör en asgarî seviyelere inmiş, ekonomi sahasında Cumhuriyet tarihinde görülmedik müspet bir ivme yakalanmış, denk bütçe yapılmış, havuz sistemi ile devletin belini büken faizle borçlanmaya son verilmiş, faize akıtılan kaynaklar ülkenin insanlarına tevdi edilmiş, memurlar, emekliler, işçiler tarihte görülmedik nispette zam almış… İşte o sırada yine hicrî 1400’den sonra olduğu gibi “insî şeytanlar” devreye girmiş. Ülkemizde 28 Şubat postmodern darbesi olmuş. Diğer D-8 ülkelerinde peş peşe askerî veya ekonomik darbeler vuku bulmuş. Birlik ve beraberliğin neticesi o güzel hava bir anda dağılıvermiş.
Şimdi 1440. yıla adım atıyoruz. İnşallah bu hicrî yılbaşımız, âlem-i İslâm’ın yüzünün gülmesinin başlangıcı olur. Bunun yolu da bizim ümmetçe tarihten ders çıkarmamızdan, dostumuzu, düşmanımızı iyice tanımamızdan, bilhassa münafıklardan uzak durmaktan geçmektedir. Kurt gövdenin içine girmiştir. Kurt gövdenin içine girdiği vakit, mukavemet güçleşmektedir. Hele de insanlar kanını içenleri, can damarlarını koparanları dost bellerse… Kurtuluşun yolu “bilmek”ten geçmektedir. Hakkı Hak olarak bilip ittiba etmekten, batılı batıl olarak bilip içtinap etmekten… Güler yüzlü düşmanlardan sakınmaktan… Peygamber Efendimiz (S.A.V.); “Mümin aynı delikten iki defa ısırılmaz” buyurmuş. Bizim ise vücudumuz ısırılmaktan delik deşik olmuş. Hâlâ da ders almamışız. Rabbim biz müminlere uyanmayı, şuûrlanmayı, Hakk’a tâbi olmayı nasip eylesin. 1440, tıpkı 1440 yıl önceki şanlı hicret gibi şahlanışın başlangıcı olsun, inşallah…