İnsanı insan yapan en latif özelliklerinden biridir meramını anlatabilme. Yoldaş olur konuşturur, hâldaş olur yazdırır, şiir olur hissettirir, müzik olur coşturur. En denli anlatabilmenin yolunu gözler. Altını üstüne getirir lisanı da diyar diyar, iklim iklim taşıtır kendini. Öyle ki dert insana, insan lisana tazyik yapar.
Üretim gücüne bakılırsa sosyal bilimlerin yüzyılımızın dert alanlarının başını çektiği söylenebilir. Türlü türlü kuramlar, çözümlemeler ve kendini ifade etmek için ortaya atılan yığınla kavramlar. Eeee, ne de olsa derdi insan. İnsanı dert edinen nasıl üretmesin. İnsan derin, dert derin.
“Suskunluk sarmalı” bu minvalde günümüz insanını anlatan önemli bilimsel ifadelerden biridir. Siyaset bilimi, sosyoloji ve iletişim alanlarının kesiştiği, siyasetin de işlev gördüğü disiplinler arası bir tanımlamadır. Bu tamlamada baskı ile korku, başkası ile kendi arasında insanın içinde bulunduğu çaresizlik dile getirilmiş, sessizliği bilimselleştirilmiştir.
Biraz acı ama epeyce de gerçekliği ile öz ifadesi “çoğunluğun kabulüne karşı azınlığın suskun kalması” olarak tarif edilebilir.
Suskunluk sarmalı, gelişmemiş demeyelim de gelişmeye yüz tutmuş ülkeler ya da baskın siyasal iktidarların olduğu yerlerde sıklıkla görülürler. Genele istinaden farklı seslerin, farklı düşünce tarzlarının ortaya çıkmasından rahatsızlık duyulan ortamlarda hızla yayılırlar. Fikre karşı baskıyı kontrol unsuru olarak kullanan polis devletlerde sıklıkla gözlemlenebilirler. Savaş psikolojisi ile siyaset yapılıp eleştirel ya da muhalif düşünmenin bedeli olarak rahatlıkla “hain” damgası vurulan havalarda rahatlıkla teneffüs edilirler.
Meseleyi tersten okuyanlar da yok değil. Bazı düşünür tayfa farklılığı maraz olarak gördüğü için “tek”liğin sükûnetini(!) hiçbir yerde bulamayacaklarını zannederler. Farklılığı zenginlik görmek yerine, tekliğin kutsallığını ululayarak suskunluk sarmalını dinamize ederler. Muhafazakârlıkları, gücü muhafaza etmelerinden kaynaklanır. Onlar için iktidarın gücünü perçinlemekten başka hakikat yoktur. Güç her şeydir. Güçten pay almak ise nasip!
Tartışma programlarında sandalyelerinin dahi yeri değişmeyen(!) düşünürlerimizin “hakikat” diye bir kavramı duyduklarını düşünmüyorum. Duyduğunu zannedenler için de hakikatin nihayetinde seslendirilebilir bir harf kümesine sahip olduğuna ikna olabilirim. Peki, ne yapılıyor? “Cedelizm”! Bir tarafta güçlülerin argümanları, diğer tarafta daha az güçlülerin argümanları. Derdini, kendini, düşüncesini anlatmak yok. Sadece egemenin kudreti ve şahsın menfaati için “Dünya düz.” dense bile argüman üretmek var. Madem vaziyet bu biz de öylece seyredecek değiliz. “Sahipleneni az diye hakikate hürmet etmekten vaz mı geçeceğiz?” @ducane
İnsanlık tarihine bakınca ilmi ile insanlara örnek olanların sultanın sofrasından yemek yememe gibi bir şahsiyetlerinin olduğunu görürüz. Bu, ilminin hürmetine sultanın gölgesinin düşme riskinden ileri gelir. Taşköprülüzade’nin de dediği gibi: “Bir âlim için en tehlikeli şey, sözünün gücünü zayıflatacak siyasi, iktisadi ve içtimai bir ilişki içine girmektir. Çünkü nefes, sese yansır.”
Bugün karşımıza çıkan koca koca insanların ağız kokusu işte bu bulaşıklıktandır. Unvanlı, sarıklı fark etmez ülkenin onca yaşanan sorunları karşısında, “Kazanımlarımız var” diyerek suya sabuna dokunmayan, hakikatten zerre nasipsiz ifadeler ancak “Suskunluk Çıkmazı” ile açıklanabilir. Bu bir çıkmazdır çünkü hakikat cübbeye sığmaz.
“Matbu” bir açık oturumda siz de denk gelmişsinizdir. Mesela “af meselesi” -güya- gündem yapılıyor ancak suskunluk çıkmazında olanlar bir aklıselim cümle dahi kuramıyor. “Efendim, iktidar muhakkak bununla ilgili uzman görüşlerine başvuracaktır. Komisyonlar konuyu enine boyuna tartışacaktır. Tabii anayasada böyle bir hak var ama iktidarın tutumu önemli.” Vay arkadaş! Sizler iktidarın bir tutumu olmadan hiçbir kelam edemeyecek misiniz?
Hiç olmazsa bir muhafazakâr da çıkıp, “Devlet kendine karşı işlenen suçlarda kifayetince tasarrufta bunabilir. Ama neticede insanların birbirleri ile ilgili meselelerinde ‘kul hakkı’ vardır. Bunu mağdurdan başkasının af etmesi söz konusu olamaz.
Gelin hiç olmazsa bu insanları yüzleştirelim. Bakalım neler olacak?” diyemez mi? İlminiz kimin için? Neden susuyorsunuz?
Filistin direnişinin mümtaz isimlerinden Şeyh Ahmed Yasin’in serzenişi geliyor aklıma. Onca gürültü var iken o hakikatte susulduğunu haykırıyordu: “Allah’ım ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum” diye.
Bizden söylemesi bu yol çıkmaz, “suskunluk çıkmazı”.