Sosyal bilim kavramı geç bir zamanda üretilmiş olsa da,
konusu itibariyle çok gerilere kadar gider. Kavramın doğuşu büyük ölçüde
sosyolojini bağımsız bir bilim dalı olarak ortaya çıkmasında önemli ölçüde
destek bulmuştur. Daha doğrusu sosyolojinin konusu olarak toplum un merkeze
yerleşmesi ve bunun üzerinde araştırmaların ve bu araştırmaların da nasıl
yapılması gereği sorunu ortaya çıkınca, izlenecek farklı yollar çeşitli sosyal
bilimleri adeta doğurtmuştur, denebilir. Gerçi iktisadın bilim olduğu yaklaşımı
daha önce belirmiştir, ama burada toplum bir anlamda soyut bir kurgulama ürünü
şeklinde tasarlanmıştır. Nitekim klasik iktisatçıların temel sorunu da burada
odaklanıyordu. Zaman içinde, özellikle sosyolojinin doğumuyla birlikte bu
kurgulama önemli ölçüde değişime uğrayacaktır. Sonuçta toplum kavramının
üzerinde yapılan tartışmalar ve araştırmalar tarih hukuk gibi bilgi alanlarının
birer bilim kimliği temelinde yeniden kendilerinin tanımı gereğini adeta
zorlayacaktır. Tarihin ve hukukun birer bilim olduğu, olması gereği genel bir
kabul görecektir. Ne var ki, bu yaklaşımın bizde bilimin istediği ve öngördüğü
şartlar bütünlüğü içinde kavranıldığını söylemek genel-geçer nitelikte
görünmemektedir. Bu alanlarda yöntem sorununun önemi ve belirleyici olduğu
konusunda yeterli bir bilincin oluştuğu da pek söylenemez. Bunu toplum
konusunda, herhangi bir sosyal bilim çerçevesinde belli bir yaklaşım ve yöntem
anlayışına dayalı kavrayışın ağırlığını ortaya koymamasıyla bağlantılı olduğu
söylenebilir.
Oysa toplum denilen varlığın tanımı, bizzat toplumu
nasıl kavramak gereği konusunu önemli ölçüde açık hale getirebilir. Toplum bir
ilişkiler ağı veya bir ilişkiler sistemi ya da sadece ilişkilerin
oluşturduğu bir kurgulama mıdır Bu ve benzer tanım veya yaklaşımlar toplumu
bir gerçeklik ya da olgu temelinde kavrayabilmenin zeminini oluşturabilir.
Dolayısıyla toplumsal gerçeklik ya da olgu, siyasetin, iktisadın, hukukun,
ahlakın, dinin, kültürün ilke, kural ve yasalarının içerik kazanmasını somut
hale getirir.
Bir başka ifadeyle, siyaseti, iktisadı, tarihi, hukuku,
ahlakı ve dini, aynı zamanda birer toplumsal olgu olarak kavramayıp sadece
soyut mantıki bütünlük şeklinde algılamak suretiyle tezahürlerine çalışmak,
büyük yanılgılara yol açabilir. Bu durumun geçmiş tarihi dönemlerde örnekleri
vardır. Sözgelimi, Batı da Roma İmparatorluğunun, önce Doğu ve Batı, arkasından
beşinci yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmesinden
sonra bin yılı aşkın süreçte ideal olarak kurgulanan bu düşünce ya da hayal
çeşitli nitelemeler altında gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Roma Kilisesinin
hâkimiyeti ve güdülemesiyle Kutsal Roma , Germen/Alman etkinliğinin baskısıyla
Kutsal Roma-Germen imparatorluğu ideali/hayali tahakkuk ettirilmek
istenmiştir. Bu istek, toplumsal gerçekliğe yabancı kaldığı için Avrupa da
bölgesel, giderek milli birlikler, kısacası devletler kendi gerçekliği
bağlamında zuhur etmişlerdir. Son bir umutsuz ve hüsranla biten hamle olarak
Fransa da Napolean un imparatorluk hayali hatırlanabilir.
Tarihi, dönemlerinin toplumsal olgu ve şartları
çerçevesinde belli bir yöntem doğrultusunda tahlil etmeyi bir tarafa bırakıp
ideasyon kurgusu bağlamında okumaya çalışmak, benim oğlum bina okur, döne
döne gene okur dan öteye gitmez, gitmemiştir de. Çünkü tarihi bir olgu
biricik tir, fizik, kimya gibi bilimlerin konu edindiği doğal olgular benzeri
sınanmaları mümkün değildir. İstanbul un Fethi nasıl biricik bir tarihi
olguysa, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun, Çarlık Rusya sının, Osmanlı
İmparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmeleri de aynı şekilde biricik birer
olgudurlar.
Onun için, toplumsal gerçekliği, olguyu dikkate almadan
ve tahlil etmeden, siyaseti, tarihi, hukuku, dini vb. dizayn etmeye yeltenen
teşebbüsler, bir süreliğine kendilerini dev aynası nda görebilirler. Fakat
öyle bir aynanın, o aynanın gösterdiği bir dünyanın bugünün toplumsal
gerçekliği ve şartları açısından gerçek olmadığı, çoğu kez acıyla, hüsranla
görüp anlaşılır. Mesele gerçeklik veya olguyla ideal in dengesinin
sağlanabilmesindedir. Bu ise, siyaset makyavelciliği yle, hukuk
teknikerliği yle, ahlaki pragmatizmle, kutsal bezirganlığıyla elbette mümkün
değildir.