Kavramlar medeniyetleri inşa eden idrak tarzlarının dile gelmiş halleridir. Kavramlar bir medeniyeti hem kurar hem de ifade eder. Bütün kavramlar insanoğlunun varlığı idrak biçimi ile ilgilidir. Bu biçim herhangi bir medeniyeti diğer medeniyetten ayıran en temel özelliktir. Örneğin İslam medeniyeti için rahmet kavramı, bütün mahlûkata rahmet nazari ile bakılmasını temel alır. Çünkü dinin en önemli şahsiyeti Hz. Peygamber rahmet peygamberidir. Bu yüzden insan haklarından çevreye, her şey rahmet ilkesine dayanmak zorundadır. Tarihi süreçler dikkate alındığında İslam Medeniyetini birkaç ana kavram üzerinden ifade etmemiz mümkündür. İlim kavramı başta olmak üzere, Rahmet kavramı, Marifet kavramı, Cihad kavramı bu tür ana kavramlardandır.

Bütün bu kavramların içerisinde İslam Medeniyetini ifade etme adına en önemli kavram kuşkusuz HAK kavramıdır. Hak, kavram olmanın ötesinde bir bütün olarak varlığı ve bu varlığın ifadesi anlamına gelir. Sözlükte «gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek; bir şeyi gerçekleştirmek; bir şeye yakinen muttali olmak» anlamlarına gelen hak; «gerçek, sabit, doğru, varlığı kesin olan şey» demektir. Ayrıca bir şeyi hikmetin gereğine uygun olarak icat eden anlamına da gelir ki bundan dolayı hak Allah›ın bir ismi veya sıfatı sayılmıştır. Hakkın bir diğer anlamı; inkârı mümkün olmayacak kesinlikte gerçek (sabit) olan şeydir. İslam medeniyeti söz konusu olduğunda; «Allah haktır. Vaadi haktır. Allah’a kavuşmak haktır. Allah’ın sözü haktır, cennet haktır. Cehennem haktır. Peygamberler haktır. Kıyamet haktır. Mizan haktır. Bir bütün olarak İslam dininin öngörmüş olduğu ve ifade ettiği her şey haktır. 

Hak kavramının birinci manası gerçekliktir. Gerçeklik ise görünenin arkası ve görünenin ötesinde, varlığın her ne ise o olmasıdır. Gerçekliğin söz konusu olduğu yerde algı değil idrak vardır. İdrak, idrak edilenin hakikatine (gerçekliğine) dair ise bu durumda bilgi kesin olur. Bu yönden İslam medeniyeti bir gerçeklik medeniyetidir. İslam medeniyetinde algıya, imaja, aldatmacaya, kandırmacaya ve yalana yer yoktur. Yukarıdan aşağıya bütün medeniyet ve varlık gerçeklik üzerine kurulmuştur. Sahte oluşlar İslam medeniyeti için var kabul edilemez.

Hak kavramının ikinci anlamı ise gerçekliğin bilende gerçekleşmesidir. Bu durumda bilmenin olmaya dönüşmesi söz konusudur. Bir şeyin bilinmesinin mertebeleri vardır. Kâbe’nin varlığını bir kitaptan okuyarak bilmek İlm-el-yakîn iken; Kâbe’yi görmek Ayn-el-yakîndir. Ancak birde Kâbe olmak vardır ki bu tevhidin bütün yönleri ile kulda tahakkuk etmesidir. Bu durum ise Hakk-el-yakîn mertebesidir. Yani kişi karşıdakinin varlığını kendinde tahakkuk ettirmiş olur. Bilenle bilinen arasında ayniyet söz konusudur. Bu durumda bilme süreci gerçek varlığın bilgisinin bir kişide oluşmasından öte gerçek varlığın varlığının kişide yahut kişinin gerçek varlıkta yok olması anlamında bir gerçekleştirme eylemine döner ki bu da İslam medeniyetinin gerçekliğe olan vurgusunun en önemli ifadesidir. 

Hak kavramı dikkate alındığında ifade edilmesi gereken üçüncü anlam ise eşyanın varlıktan hakkı meselesidir. Her eşya varlıktan yani çeşitli varlık türlerinden bir hak edişe sahiptir. Bunun aksi düşünülemez. Bu bağlamda en küçük bir çiçekten en yüce yaratıcıya bir hak edişten söz etmek mümkündür. Yaratıcının kullara vermiş olduğu nimetlere karşı kulları üzerine hakkı vardır. Kulun kendisinin yapıp ettiklerinde yahut kendisine helal yönden gelen maddi manevi şeylerde bir hakkı vardır. Çiçeğin varlığını sürdürme hakkı vardır. Suyun israf edilememe hakkı vardır. Bu bağlamda eşyalar arası her türlü ilişki hakkın bir veçhesidir.

Bu hakların çiğnemesi yahut ihlal edilmesi veya haksız yere gasp edilmesi kesinlikle en büyük günah olarak ifade edilmiştir. Bütün varlık Allah’ın kuludur. Bütün varlığa karşı bir kul hakkı bilincine sahip olmamız gerekir. Tabiata karşı, eşyaya karşı, hayvanata ve nebatata karşı yapacağımız her şey kul hakkı kavramı içerisine girer. Yüksek binalarla güneşini kestiğimiz komşumuzun kul hakkına tecavüz ettiğimiz gibi, o güneşten mahrum bıraktığımız mahallenin kendinin de hakkına girmiş bulunmaktayız. 

Hak kavramının zıttı batıldır. Batıl gerçek yani hakkın olmadığı durumdur. Bu anlam da varlık düzleminde batıl söz konusu değildir. Çünkü bütün varlık hak üzerine yani gerçeklik üzerine kurulmuştur. Batıl varlığın ancak sıfatı olabilir. Bu durumda zat her daim hak, arızi durumlarda batıl ise geçici bir algı, görünüştür. Hakkın yani gerçekliğin ortaya çıkması batılı yok eder. Aslında batıl yoktur. Bu yok oluş varlıksal düzlemdedir. 

Yanlış bir bilgi, batıldır. Yanlış bir inanç, batıldır. Yanlış bir söz, batıldır. Yanlış bir hareket, batıldır. Yanlış bir idrak, batıldır. Kul hakkı yemek, batıldır. Hakkın emrine uymamak, batıldır. Batıl listesini uzatmak mümkündür. Kısaca gerçek olmayan her şey batıldır. Batıl olan hiçbir şey gerçek değildir.

Hakkın tahakkuk etmesi ile haklar yerli yerine konulacaktır. Bu durumda hakların garantisi hukuk olacaktır. Eşyanın hakikatleri tahakkuk edildiğinde yani kişi bilgisinde Hakk-el-yakîn seviyesine ulaştığında gerçek manada bilgi sahibi olacaktır. Bütünü ile gerçeklik üzerine kurulu olan İslam medeniyeti algılardan, yanılsamalardan, imajlardan ve yalanlardan kurtulmadığı sürece batıl olandan kurtulamayacaktır. Çözüm hakkın, bihakkın gelmesidir. Gerçekliğe dönüş ve bu gerçekliğin yeniden kurulması için bir gayret söz konu olmadığı sürece batılın zail olması mümkün değildir. Geçeklik varlığın kendisidir.