İktidar olgusunun mahiyeti ve niteliği sorunu, insanınmerak ve düşüncesini daima uğraştıragelmiştir. Ailede babayla oğulun, iş hayatında işveren ile işçinin, okulda öğretmen ile öğrencinin, bir grupta grup başkanıyla grubun diğer üyelerinin, nihayet bir toplumda yöneten ile yönetilenlerin ilişkileri bir yönüyle iktidar ilişkisidir. Sözgelimi baba, babalığının temessül ettiği maddi ve manevi imkan ve gücü kullanarak oğul ile ilişkisini gerçekleştirir, dolayısıyla devam ettirir. Nitekim Aristoteles siyaset felsefesini temellendirirken kamu (publicum) otoritesinin, eşdeyişle iktidarının temeline aile ve babalık otoritesini koyar. Kamu iktidarı, özel anlamıyla siyasî iktidar, dolayısıyla devlet iktidarı ailedeki babanın iktidarına benzetebilir. En azından kavrayış düzeyinde örneklendirici açıklama olarak öngörülebilir. Benzer şekilde toplumu açıklarken de aileden hareket ettiğini biliyoruz. Bireyler (kadın ve erkek) bir araya gelerek aileyi, bunlar grupları, gruplar toplulukları, onlar da birleşerek toplumu meydana getirirler. Toplumu, aynı şekilde iktidarı böyle bir söylemle tanımlayarak açıklama, son çözümlemede matematik kavrayışa dayanmaktadır. Aristoteles in görüşü, toplum, siyaset ve devlet felsefelerinde "Aile Kuramı" şeklinde nitelendirilmiştir.
Kuşkusuz, Aristoteles in görüşlerinde, dikkatlerinde ve gözlemlerinde birtakım gerçeklikler tesbit edilebilir. Ama sadece bunlara bakarak iktidar olgusunu açıklamaya çalıştığımızda fazlasıyla güçlükler ortaya çıkacaktır. Machiavelli, İbn Haldun ve Hobbes, bir farkı düzlemde Marx iktidarı mücadele/güç olarak açıklarken de birtakım gerçeklikleri öngörerek değerlendiriyordu. Dolayısıyla bu kuramları nasıl tam doğru kabul etmek mümkün değilse, benzer kuramları da öyle. Keza Rousseau nun "Genel İrade Kuramı" da böyledir.
Ne var ki, bir kuram (theorie)ın doğruluğu ve yanlışlığının ileri sürülmesi, onun önemini ve değerini yoketmez ve küçültmez. Bilimde, düşüncede, yanlış, kabul edilir görülmeyen görüşler, varsayımlar, kuramlar, yerine göre doğru, kabul edilmiş olandan daha çok önem ve değer kazanabilir.
İktidar olgusuna, demek oluyor ki, belli bir yönden, pencereden, ya da açıdan bakıldığında, onun tüm mahiyet ve niteliklerini kavramış olamazsınız. Görünüşüyle gerçeği arasındaki ilişki, bakınılan yerden, mesela güç ya da mücadele çağrışımları yaptırtabilir. Bunların göreceli gerçeklikle sıkı ilişkide olabildikleri de tesbit edilebilir. Ama nihayetinde bir görünüştür bu. Şartların farklılaşmasıyla, değişmesiyle görünüşte de kaçınılmaz olarak birtakım farklılıklar, değişiklikler ortaya çıkabilir.
Sözgelimi "Rousseau nun "Genel irade" kuramı koşutluğunda, parelelinde, "Milli irade"yi okumaya çalışmak ya da bunu sürdürmek, mesela "hukuk devleti" ilkesinin ne anlama geldiğini, ne türden bir işlevi yerine getirdiğini asla kavramamak demektir. "Hukuk devleti" ilkesini, bizde siyasi iktidarların çoğunlukla anladığı, anlamak istediği şekilde, kanunların düzenlemeleriyle aynı olduğunu varsaymak tam bir safsatadır. Çünkü hukuk devleti ilkesi özgürlük, iktidar, ve demokrasi kavramlarının oluşturduğu dairenin tam merkezidir. Denge buna göre kurulmak durumundadır.
Anlaşılabildiği kadarıyla hem bu kavramlar, hem de kurulacak denge üzerinde yapılan tartışmalar hep görünüşü, mahiyeti kavranılmayı gerekli kılan gerçek ile özdeşleştirilmek istendiği için sürüp gitmektedir. Çoğunlukla da safsata düzleminde. Herhalde asıl sorunu burada aramak gerekiyor. Özel bir çabayla siyasetin gerçek temelinde ele alınması bir çıkış yolu olabilir gibi (mi ) gözüküyor.