Halep stratejik derinliğin bataklığa dönüştüğünün resmidir. Halep’te gelinen durum süslü sözleri kalkan yaparak çaresizliği ilan etmekten başka bir şey değildir. Halep, özgürleşeceksiniz diye kandırılan insanların acımasızca katledildiği yerin sembolleşmiş adıdır. Kendi topraklarında yaşatamadığımız insanların canlarını kurtarmak için kaçırmaya çalıştığımız garip şehirdir. Halep, Bursa kadar, Konya kadar, Gaziantep kadar bizden bir parça ve aynı biz olan, tarih ve hüzün kokan bir beldedir.
Bugün Halep yıkık, Bağdat bitik, San’a tedirgin, Kahire ürkek, İstanbul’un yüreği ağzında. 44 şehidimizin acısı henüz daha tazeyken, dün de Kayseri’de yaşanan terör saldırısıyla bir kere daha vurulduk. TSK, 13 askerimizin şehit, 48’inin de yaralı olduğunu açıkladı. Son hızla kuşatılıyoruz. Bölge insanları olarak çaresiz şekilde ölümle burun buruna bir çıkış arıyoruz. Herkesin gözlerinde korku hâkim. Özgür olmak yalanlarını çoktan unuttuk bile. Can korkusuyla köşeye sıkıştırılmış durumdayız. Bedeli çok ağır oldu ama sonunda anladık. Demek ki neymiş, Arap Baharı özgürlük yalanıyla kandırılan mazlum ve masumların konvoylarla vatanlarını terk etmek zorunda kalmaları demekmiş. Maalesef bugün yapabildiğimiz en belirgin şey, Halep ve diğer bölgelere yardım faaliyetleri organize etmek. Kendi evim dâhil her bir insanımız, izlediği görüntülerin, yaşanan dramların etkisiyle ilk aklına gelen şeyi yapıyor. Yani kardeşlerine el uzatabilmek için gayret ediyor, canhıraş koşturuyor. Millet Halep’e yol açıyor, ne yapsın, elinden gelen bu. Ancak devletlerin yapması gereken şey, insanların kendi vatanlarında özgür ve bağımsız bir şekilde yaşamalarını temin etmek değil midir? Ülkemizin güvenliğinin oraların huzurundan geçtiğini anlamak için daha ne kadar patlamayla yüzleşmemiz gerekecek? Başka çare yok, sorunları yerinde çözmek için mücadele edilmesi şarttır. Hâlâ bir umut var. Hâlâ tünelin sonuna ulaşmamız mümkün.
Unutmayalım, Ortadoğu’daki tiyatro bir “Gölge Oyunu” dur. Kimse kuklaların fotoğrafın bütünü olduklarını zannetmesin. Asıl dikkat edilmesi gerekenler kuklacılardır. Bu kuklaları oynatanlar kimler, bunların ipleri nereye bağlı, bu iyi irdelenmelidir.
Ne yazık ki bugün Ortadoğu coğrafyası, ABD ve Rusya için satranç kadar heyecan verici bir oyuna dönüştü. Müslümanlar için ise acı bir şekilde ölüm-kalım savaşına. “Katil Rusya Suriye’den defol!” diye bağıranlar, “ABD, sen kal, seninle sorunumuz yok” mu demek istiyorlar? Zalimlerden zalim beğenmek gibi bir yanlışa neden teslim ediliyoruz? İki yanlış bir doğru eder mi? Söylenmesi gereken söz, ABD’ye de, Rusya’ya da, bu topraklardan elinizi, eteğinizi çekin gidin, biz kendi derdimizi kendimiz çözeriz demek değil midir?
Bir kere daha düşünelim lütfen! 5-6 yıl öncesine göre mi daha güvendeyiz, yoksa bugün bıçak sırtı bir sürecin içinde mi yol almaya çalışıyoruz? Devletimizin en yetkili makamları işi “seferberlik” ilanına kadar götürüyorlarsa, bir bakan “1. Dünya Savaşı’ndan sonraki en zor dönemden geçiyoruz” diyorsa, bu noktaya nasıl geldik sorusunu sorarsak yanlış mı yapmış oluruz? Hem bu açıklamalara ve bunca yaşanan olumsuzluklara rağmen duygularımız neden hala belirleyici oluyor? Zaman, duygunun yanına mantığı da ekleme ve yapılan hatalardan ders çıkarma fırsatı olarak değerlendirilmelidir.
İran üzerinden yapılan değerlendirmelerle ilgili de birkaç söz söyleyeyim. “Sorunların çözümü Kasr-ı Şirin’de gizli” diye yazı kaleme alan birisi olarak ifade ediyorum. İster İran’da olsun, ister Türkiye’de veya başka bir yerde, hiç fark etmez. Kim bugün içinde bulunduğumuz sorunları, mezhepler üzerinden okuyorsa, hain değilse bile ileri derecede gafildir. Böyle bir fitne döneminde, mezhepleri merkeze alarak konuşmak, herkes için intihar derecesinde bir yanlıştır. Dönüşü olmayan bir yola giriştir. Asla kazananı olmayacak bir tartışmadır. Şimdi herkesle ilişkileri olabildiğince tamir etme, her şeye rağmen çözüm için cesur adımlar atma ve iradeyi ele geçirme zamanıdır. Çıkmaz bir sokağa mecbur bırakılmadan önce, akan kanı durdurmak için mücadele etmek, zor ve acı da olsa yerinde çözümde ısrarcı olmak şarttır.
Öyle bir noktadayız ki, tarihte şu kadar devlet kurduk, bir daha kurarız sözünün hiçbir karşılığının olmayacağı yere doğru sürükleniyoruz. Bunu ben değil, başta devlet büyüklerimiz söylüyor. Bu millet, bu coğrafya, insanlığın son adası ve son umududur. Mazlumların gözlerini ümitle diktiği nihai noktadır.
Görmüyor muyuz bölgemizdeki manzarayı? Herkes kendi cenazesine ağlıyor.
Ya oyunu bozacağız, ya da sonunda ne olduğunu tahmin dahi edemeyeceğimiz bir girdaba doğru yol alacağız. Karar senin Türkiye. Önümüzde başka bir seçenek yok!