Çökmüş omuzlarını dik tutmaya uğraşıyordu. Fakat adeta ayakta durmaya çabalayan bir iskelete giydirilmiş gibiydi ceketi.

Yine de kimselere göstermemeye yeminliydi, yaşadıklarını. Bu yüzden her sabah takım elbiselerini giyiyor, kravatını bağlıyordu. Kurumuş boya kabını tükürüğü ile ıslatıp eskimiş papuçlarına bir-iki rötuş atıp, öyle çıkıyordu dışarı.

Dışarıda, içindeki âlem bilinsin istemiyordu.  Bu yüzden yürüyüşüne dikkat edip, omuzlarını dik tutmaya azâmi gayret gösteriyordu. İnsanlara kılık-kıyafeti ile bari bir nebze olsun muhtaç olmadığını anlatmaya uğraşıyordu.

Oysa muhtaçlığı, artık o nu ziyadesi ile hırpalıyordu. Babadan kalma eski bir evde oturuyor, kimselerle görüşmüyordu. Günler geçiyordu, bazan yiyecek birşey bulamıyor, sadece su içiyordu. Bu sebeple çoğu zaman oruç da tutamıyordu. Ağzını musluğa dayayıp, açlıktan ağrılar içinde kalan karnını su ile doyurmaya çabalıyordu. Arada, utana-sıkıla, hatır sormak bahanesi ile yakınlardaki bir akrabasına uğruyordu. Orada hazırlanan yemeği yiyiyor, biraz kuvvet bulup ertesi gün oruç tutabiliyordu. Akrabalarına da fazla açılmıyordu. İşsiz olduğunu anlatmıyordu. İnsanlar biraz da bu ileri yaşta, onun emekli olduğunu, ya da herhangi bir yerde sosyal güvencesi olabileceği varsayımı üzerine hareket ediyorlardı.

Halbuki vaktinde çok iyi çalışmış, çok kazanmış ama tutmamıştı. İsrafa olan meyli, elinde avucundakini kısa sürede bitirmişti. Ailesi o nun bu, işini bilmezliğine, müsrifliğine katlanamamış, hanımı kalkıp kızına gitmişti. Çocukları da artık uğramaz olmuşlardı. Onu evde bir başına, cezalandırmak üzere bırakmışlardı. Bazen iş aramaya gidiyordu ama gençlerin iş bulamadığı bir süreçde, onun ileri yaşını görenler, yüzüne biraz alayla bakıyorlardı.

Evinin kapısını kimse açmadığından, içerideki feci manzarayı bilmiyorlardı. Bir divanın üzerinde biriktirilmiş yıkanmamış çamaşırları çok ağır bir koku oluşturuyordu. Mutfağın kaldırılmamış bulaşıklarının kokularına, temizlenmemiş tuvaletin kokusu da eklendiğinden, evi bir harabeye dönüşmüştü. İşte bu acıklı görüntüyü dışarıya yansıtmamak için, pencerelerini hep kapalı tutuyordu.  Zaten orada yaşadığından ağır kokulara da alışmıştı. Fakat dışarı çıkıp, insanların arasına karıştığında, yaşadığı sefaleti onlara bildirmemek için elinden geleni yapıyordu. Pantolon ve gömleğini ütülemek için yatağının altına seriyor, titrek elleri ile kravatını bağlamayı ihmal etmiyordu.

Arada mahalle kahvesine gidiyordu. Oyun oynayanları seyrediyordu. Konuşulanları dinliyordu. İnsanlar, Ramazanı, iftarı, sahuru, çarşı-pazar fiatlarını anlatıyorlardı. Akşam yemeği fazla kaçırdıklarını, ya da yedikleri enfes tatlının tarifini veriyorlardı birbirlerine. Kendisine baktıklarında açlığını anlayacaklar diye çok endişeleniyordu. Bu duruma düşecek insan mıydı, ama düşmüştü, bari bilmesin kimse diye kaygılanıyordu. Bir ara kahvehanedekiler, mahalledeki fakirleri konuşmaya başladılar. Fitre ve zekâtlarını verecekleri kişileri saydılar. Evlenmemiş bir hanıma yapacakları yardımları ölçtüler. En fazla o dikkatlerini çekiyordu ve bütün mahalleli, özellikle kadınlar bu mağdureyi hiçbir zaman unutmuyorlardı. Bu kadının şansının, kendisinden ne kadar yaver gittiğini düşündü. Mahallelinin gündeminde, yıllardır o vardı. Kendisi kimsenin aklına bile gelmiyordu. Hoş, akıllarına gelse, bu utançtan ölebilirdi, iyi ki gelmiyordu.

Belki ufak tefek işler çıkabilirdi. O zaman ekmek ve zeytin alıp, orucunu bile tutabiliyordu. Kahvehaneden çıktığında, çökmüş omuzlarını dik tutmaya çalıştı. Bacakları titriyordu. Bir-iki kez yalpaladı. Ayakları birbirine dolaştı. Yere düştü. Oradan geçen biri, "içmiş" dedi. "Yaşından başından utanmıyor, Ramazan günü içiyor"

Buz gibi betondan kalkmak istedi, ama nafile. Açlık iyice kırmıştı dizlerini, omuzlarını içine çekip, kimselere göstermeden için için ağladı.

Zaten kimseler de görmedi. Ne halini bilip, ne sordular. "İçmiş herhalde" deyip, yanından geçip evlerine gittiler. Bir "garip" daha soğuk geceyi iliklerine çekip, yavaş yavaş gözlerini kapadı.