Üsküdar sahaf festivalinin son günü bugün. Deniz kenarında bu defa kapalı bir mekan dizayn edilmiş. İçeriye girince 70’li yıllara adım atıyoruz. Sahaflardan birisinde Genceli Nizami’nin imzalı Leyla ve Mecnun’u var. Görünce ister istemez heyecanlandım. İmzayı görmek için elime aldım kitabı. Mavi tükenmezle atılmış imza. Kitabın fiyatı yüz lira. İçimde ukde ile bıraktım.

Günümüze ait kitaplarda epey indirim var. Sezai Karakoç kitapları beş lira mesela. Eksik eserler varsa sahaf festivalinden tamamlayabilirsiniz. 

En çok ilgimi çeken bir diğer şey ise taş plaklardı. Gramofonum olsaydı kuşkusuz bir iki adet alırdım. Kasetler benim zamanımda olduğu için pek ilgi çekici gelmiyor.

Festivalin orta kısımlarında bir bölge 15 Temmuz için ayrılmış. Geçmişten çıkıp aniden günümüze girmenin tuhaflığını hissettim.

Kitap kurtları için ayraç ve kartpostallar da oldukça davetkar.

Umut etmek için zamandan kopmaya ihtiyacımız var. Çoğu şeyi görmezden gelmeye. Duymamaya. İçimizdeki mavi kuşu kimselerin öldürmesine izin vermemeye. Umut ve sevgi ikiz kardeştir. Biri varsa diğeri de vardır. Kalbimizde onlar oldukça yaşam anlamını yitirmez. Kimseye ihtiyacımız yok bunun için. Kendi kendimize içimizde yeşertmemizin mümkün olduğu bir şey bu. 

70’li yılların bir güzel yanı da samimi sevgileriydi. Festivalde o döneme ait kartpostallar da var. Film sahnelerinden kopmuş gelmiş günümüze. 

Sonrasında da elbet Yedi İklim’de soluklanmak istersiniz. Ahmet ağabeyin sohbetiyle başlayan akşam Ali hocamın iştiraki ile devam eder çoğalır. Cahit Zarifoğlu ve Cemal Süreya hakkında anlattıkları duyulmaya değerdi. Çok ayrı bir zihinle ayrıldım oradan. Mihrimah Sultan’da cemaatle namaza yetiştim. İmamın okuyuşu sarsıyor insanı. Uhrevi havanın tadını alıyorsunuz. 

Nihayet sahilde otobüs kuyruğuna girip beklemeye başlıyoruz. İlk otobüs gelmiyor. İkincisi yarım saat sonra. İnsanlar isyan ediyor. Kuyruk biraz azalıyor gidenler var. Biz beklemeye devam ediyoruz. Hayret ki içimizde derin bir huzur. İkinci otobüs de gelmiyor. Bu defa kuyrukta bir hareketlenme oluyor. Ön taraf oldukça azalıyor. Arkada bekleyenler iyice çoğalıyor. Üçüncü otobüs kırk dakika sonra. Bekliyoruz. Hayret ki içimizde garip bir inanç ve sakinlikle. Birkaç adam bize sesleniyor. “Dokuzdan önce gelmez gelmez,” diye. Halbuki dokuza henüz iki saat var. Bekleyenlerin ise ortak sözü şu “o kadar bekledik bir de tam biz gidince gelirse”, ikinci cümle daha hayat dolu “şimdi gelse oturabiliriz”. Malum ilk kuyrukta ayakta kalacaktık. Önümüzde en az otuz kişi vardı. Şimdi ise beş kişiye kadar düştü. Gülüyoruz. Nihayet sekizi on geçe otobüsü sekiz buçukta geliyor. Oturabildik.

Hayat da böyle değil mi. Bizi almasını istediğimiz o otobüsü bekliyoruz. İçimizde inanç var. Fakat gelmiyor gelmiyor gelmiyor. Pes edersek çileli bir yolculuğa talip olacağız. Oysa biraz daha beklesek bizi tek başına istediğimiz yere ulaştıracak olan o otobüs gelecek. Ne demiş eskiler “her şeyin bir vakti saati var.” Bir dönemlerin dizisi Leyla ve Mecnun’da da İsmail abi ne diyordu “o gemi bir gün mutlaka gelecek.” Bekleyelim o halde. Bilinen bir şeyi değil bilinmeyen bir şeyi bekleyelim. Bilinmeyeni beklemek insanı rahatlatır. Çünkü Allah’a bırakmışızdır her şeyi. Beklenti değil sadece beklemek. Kaderimizde olanı. Günü gelince açan çiçekler gibi olan meyvalar gibi dökülen yapraklar yeşeren ağaçlar gibi yağan yağmurlar gibi. Günü gelince saati gelince ömrümüzün tamam olacak her şey.