GÖK gürlemedi. Şimşek çakmadı. Batı cenahından doğuya doğru biraz güçlü ama kudretsiz bir günbatısı esiverdi. Bu nemli, bu bölgeyi kelimenin her anlamıyla alçak basınç sistemine sürükleyen rüzgar uzun yıllar devam edecekti. Bize göre rüzgardı işte, eser geçerdi. Varlığı, esişi, getirdiği marazlar; götürdüğü hasatlar, açacağı hasarlar önemsenmedi.

Günbatısı yahut batıdan esen rüzgar, yahut da batının üfürüşüyle suflelenilen herhangi bir şey bize ne getirir? Şarkıyı Şekip Ayhan Özışık’ın o muhteşem bestesi; Rüzgar Söylüyor Şimdi O Yerlerde Bizim Eski Şarkımızı zannedip, onun muhayyerkürdi iklimine kapılıp, bu şarkı burada bitmez deyiverdiler.  İcrası bihayli müşkildi, her babayiğidin harcı değildi, dinlemediler. Pekala yanlış şarkıya dönülmüştü; eve, kalbe, kendine dönülecek şarkı bu olmasa gerekti.

O rüzgar yükte hafif, güçte pasif ne varsa önüne katıp sürükledi. Kendini rüzgarın serin kollarına bırakmış cümle kuru, sarı, yarı yeşil yapraklar, toza dumana aldırmadan havalandılar. Tüm ağırlıkları havanın nemiydi çünkü o an itibariyle ve rüzgarın bahşettiğiyle oluşturulmuş… Buna kandılar. Kandırılmış olduklarını yıllar sonra fark edeceklerdi belki, fakat ne tutunacak dal, ne bakılacak fal, ne paylaşılacak mal kalacaktı. Daha da zaman geçse havaya karışıp buharlaşacaklardı. Buharlaşmanın önüne geçmek için rüzgara karşı çıkar gibi yaptılar sadece.

Rüzgar, birtakım kripto mecusilerin Ortadoğuda, yahut doğunun ortasında, yahut da doğunun herhangi bir tarafında; ama özellikle ve ısrarla doğunun bir tarafında yaktığı ateşi yıldan yıla dağıtarak daha geniş alanlara yaydı. Öyle ki doğunun her bir şehri yani Şam, Bağdat, Kahire, Kabil, Bingazi vd. rüzgardan ve ateşten bolca nasiplendi. Araplar gördükleri ateşi nevruz ateşi zannetmiş olsa gerek o günleri bayram ilan ettiler. Arap baharı dendi buna. İnsanlar ve şehirler rüzgar eşliğinde yalımlanan ateşin üstünden atlamayı denedi. Kimi tam ortasına düştü ateşin, cayır cayır yandı; kimi atlayabildi, kimi de saçlarını yalayan ateş yalımlarına hiç aldırmadan seyrederek rüzgarın ve ateşin ihtişamına övgüler düzdü. 

Bir olumsuzluktan canhıraş şekilde şikayet edebilen insanlar, aynı olumsuz durum rüzgarda, yahut rüzgarın taşıdıklarında, önüne katıp sürüklediklerinde görülünce sadece olumlayabilmekle kalmıyor, savunabiliyor, hatta alkışlayabiliyorlardı. Yani rüzgar ve taşeronları ruhları, anlakları, anlayışları, gönülleri, görüşleri değiştirebiliyor, aleyhine işleyen her çarkı lehine çevirebiliyordu. Gazeteler nemlenip, parçalanıp leş gibi bir hale bürünüyor, yine rüzgar etkisiyle televizyon antenleri baktıkları yönden dönüveriyordu. Benim diyen insan akıl ve ruh sağlığını koruyamıyor, ya şahit oldukları karşısında verem oluyor, ya da esen rüzgar etkisiyle yayılan mikrobu göğsünde karşılıyordu. Hiç değilse girp oluyor, onu da karşısına çıkan herkese bulaştırıyordu.

Bu rüzgar hiç bitmez, hiç tükenmez sanmışlardı. Arkalarından durmadan fısıldayan, sıcak bir nefesi anıştıran rüzgar, önüne katıklarını sürüklemekten bir gün bıkarsa havadakiler yere inebilecek, yerdekiler toprağa karışıverecek… 

Biz o rüzgarın dinmesini beklemiyoruz. Sanrıların üstünden çok zaman geçmeden sancıya dönüştüğünü görüyoruz. Değişimleri  bir taklit tezahürü olmaları itibariyle mukallit, dönüşümleri mukadder kabul ediyoruz. Her yapay yelin geçiciliğini, rüzgarın kader olmadığını, üfleyişlerin nefesler tükeninceye kadar hüküm sürdüğünü bilerek…  Bize yeni, yaşanabilir bir dünya gerek…