Jeremy Bentham ve John Stuart Mill 18.yy ortalarında Faydacılık Teorisini kurarken, teorinin bu kadar etkili olacağını hesaba kattı mı bilinmez ancak faydacılık günümüzde özellikle İngiltere başta olmak üzere Anglo-Sakson geleneğin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, ekonomiden siyasete, ahlâktan hukuka birçok alanda oldukça büyük bir etkiye sahip teoridir. Herhangi bir teorinin toplumla ilişkisi yani toplumun mu teoriyi etkilediği yoksa teorinin mi toplumu etkilediği tartışıladursun güncel olanı anlayabilmenin yegâne yolu Faydacılık diye isimlendiren bu teorinin ahlâk ve siyaset üzerine etkisini araştırmaktan geçmektedir. Faydacılık sonuç merkezli bir ahlâkı ve haz merkezli bir değerler sistemini kabul eder. Bu teoriye göre insanların en üst seviyede mutlu olduğu ve haz duyduğu şey doğru ve olması gerekendir. Dolayısı ile faydanın olduğu her şey ve her yol doğrudur. Sonuç merkezli düşünce ve değerler sistemi insanın ilkesel hareket olanağını elinden alır. Bir fiili gerçekleştirmeden insanın bir ilkeden yahut üst bir hakikatten hareket etmesi faydacı ahlak açısından kabul edilebilir bir şey değil. Söz gelimi bir devletin başka bir devletle bir yönden savaş halinde olmasına rağmen başka yönden düzgün ilişkiler kurması fayda söz konusu olduğu sürece doğrudur. Aynı şekilde birey dikkate alındığında hoş karşılanmayan bir davranış faydaya neden oluyor ise makbul bir davranıştır.
Teoriyi biraz daha güncele çektiğimizde faydacılığın özellikle siyasi alanda birçok uzantısını görebiliriz. Rus uçağını kimin düşürdüğü karmaşası bir yana, Rus Başbakanı Medvedev’in süreç içerisinde “Eğer bu uçak geçen yüzyılın başında düşürülmüş olsa idi Türkiye ile savaşmamız gerekirdi” cümlesini kullanması sürecin arka planını ifade etmesi açısından önem taşımaktadır. Aynı şekilde Haleb’in üzerine hunharca bombalar yağdıran bir devletin başkanı olan Putin’in aynı günlerde İstanbul’da en üst seviyede hüsnü kabul görmesi de her iki tarafın aynı arka planı taşıdığına işaret etmektedir. Yine Putin’in İstanbul ziyaretinde en ufak bir protestoya maruz kalmaması sivil toplum örgütü olarak kendisini tanımlayan kurum ve kuruluşlarında aynı zihni arka planın etki alanında kaldıklarını göstermektedir.
Peki, nedir devletleri bu kadar keskin bir ilkesizliğe iten süreç. Devletlerin bir ruhu yoktur. Devletlerin iradeleri de yoktur. Devletleri gelenekleri ve bu gelenekleri inşa eden karar mekanizmalarında var olan bireyler canlı kılar. Mezkûr ifade ile devletleri bireyler canlandırır. Bireylerin hayata, tabiata ve siyasete baktıkları nokta devlet politikalarına belli oranda etki eder. Devletlerin ahlâkı ya da siyasetin ahlâkı diye isimlendirilen olaylar aslında devlet idaresinde olanların ahlâkı demektir. Aynı şekilde bireysel ahlâk toplumsal ahlâkın da oluşmasında belirleyici bir etkendir.
Faydacı ahlâkı taşıyan bireyler kabul edemeyeceği süreçler ortaya çıktığında sanal algılar ortaya çıkartarak kendileri için bir imkân dairesi ve bir mutluluk kaynağı oluşturur. Faydacı ahlâk için mesele ilkesel olarak yapılan olayın doğruluğu değildir. Faydacı ahlâka sahip birey için esas mesele kısa sürede olsa olan olaydan haz duymasıdır. Söz gelimi vatan toprağı olan Süleyman Şah türbesinin kaybedilmesi hakikatte acı ve olumsuz bir durumdur. Ancak Faydacı ahlâk sahiplerinin Hollywood filmlerini aratmayan bir algı operasyonu ile meseleyi zafer havasında sunması, kitlelere haz verir ve bu haz kitlelerin meselenin esasıyla ilgilenmeleri önünde perde olur.
Devletler dikkate alındığında bu kadar ilkesiz bir tavır sergilemenin adı reel politik olur. Oysa reel politik kendi başına faydacı ahlâkın bir kanıtıdır ve bu kavram kendi içerisinde ilkesizliği taşır. Reel politiğin birinci ayağı yapabilirliktir. Yapabilirlik ilkesinin haddini bilme cihetinden neden kabul edilmesi ahlâkı bir tavırdır. Ancak devletler söz konusu olduğunda yapabileceğinden büyük görünme sevdası ve sevdanın kitlelere verdiği haz, salt ahlâkî olmaktan öte faydacı bir ahlâkın ürünüdür. Reel politiğin ikinci ayağı faydanın ve sonuç itibari ile fayda elde etmenin yegâne gaye edinilmesidir. Bu ikinci durum ise süreçler dikkate alındığında ilkesiz olmayı zaruri kılar.
Peki, ilkesizlik bir ilke olabilir mi? İlkesizliğin ilke olması dini açıdan mümkün değildir. Hz. Peygamber’in Mekke’de kendisine teklif edilen maddi ve bedeni faydaların tamamını reddetmesi faydacılığın bir fazilet olarak sayılamayacağının en açık ifadesidir. Burada dikkat çekilmesi gerek husus maslahat kavramı ile fayda kavramı arasındaki farktır. Maslahat ilkesizliği içerisinde barındırmaz. Aksine maslahat bir ilkenin tatbikinde ortaya çıkan fayda demektir. Yani maslahat sonuç merkezli değil ilke merkezli bir yaklaşımın kavramıdır.
İlke bir var oluşun evveline tekabül eder. Bu var oluş bazen hareket bazen bir davranış bazen de bir toplumsal idrak biçimidir. İlkesizliği ilke kabul etmek insanın selim fıtratı ile bağdaştırılabilecek bir yaklaşım değildir. Bu yüzden faydacılık merkezli bir ahlâkın toplumun katmanlarına ve işleyişine hâkim olması uzun vadede önü alınamaz bir yozlaşmayı doğuracaktır.