Su kenarında bulduğu bir elmayı ısırıp sonra da helal mi
diye düşünüp, o elmanın düştüğü ağacın sahibini arayıp bulan ve ondan helallik
alabilmek uğruna yıllarca öne sürdüğü şart olan kölelik yapan bir babadan
İmam-ı Azam gibi evlat olmuştur. Tıpkı bunun gibi takva üzere bir hayat süren
ve borç aldığı altının (florin) kaynağını bile araştırıp, rüşvet florisi mi
değil mi diye soruşturup, paşasının kendi öz malı olduğunu anlayınca alan bir
Sultanın da Fatih gibi bir evladının olması doğaldır. Böyle bir babanın
evladına nasihatleri de takva üzere yaşadığı hayatın tecrübeleriyle yüklüdür.
Böyle bir evlat yetiştirebilmek için onu eğitecek hocasından lalasına kadar
olan vazifelileri ayarlarken seçici davranıp titizlenen ve bir baba ve
geleceğin Fatih ine ve müstakbel Fatihlere yaptığı nasihatler.
Daha küçük yaşta bir şehzade iken Fâtih Sultan Mehmed e
babasının, onun anlayabileceği bir dille verdiği ahlâkî ve sosyal içerikli
nasihatler. Bu öğütler Venedik Elçisi olarak II. Murad a gelen Andrea Coscolo
isimli birisi tarafından derlenerek kaleme alınmış, daha sonra Kanunî Sultan
Süleyman (1520-1566) döneminde, ilkinin torunu olan Venedik Elçisi Mario de
Cavallo tarafından 1559 da Tercüman Murad Bey e tercüme ettirilerek Padişah a
sunulmuştur.
Kitap İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri nin Âlim
ve l-Müteallim adlı eseri tadında. Orada müteallim yani öğrenci sorar, âlim
cevap verir. Aynı bunun gibi Fatih Sultan Mehmed babasına soruyor, II. Murad
Han da cevaplıyor. Bunları izleyen üçüncü bir kişi de yazıyor sanki. Eser üçüncü
kişinin ağzından aktarılıyor. Bir Fatih
yetiştirirken babası Sultan Murad nasıl nasihatler etmiş oğluna, bilmemiz
gerek Ki bizler de Fatihler yetiştirebilelim veya yetiştirilmesine vesile
olalım. Sadece nasihat mi etmiş Sultan Murad Tabii ki de hayır Örnek olmuş
bizzat yaşadığı hayatla
İşte bu niteliklere sahip bulunan II. Murad ın oğluna
yaptığı nasihatler, bizim için gerçekten bir şanstır ki, kitap haline
getirilmiş bulunmaktadır.
Nasihatü Sultan Murad adını taşıyan bu kitap Fatih
Sultan Mehmed e Nasihatler Sultan Murat Han adıyla önce 1975 yılında 76 numara
ile Tercüman 1001 Temel Eser serisinde Tercüman Gazetesi tarafından
yayınlanmış. Bu eser Abdullah Uçman tarafından hem Osmanlıca sı günümüz
harflerine aktarılarak hem de yine aynı şekilde ikinci bölümünde sadeleştirilip
günümüz Türkçe sine çevrilerek yayınlanmıştır. Daha sonraları yine Sayın
Abdullah Uçman tarafından 2007 yılında 3F Yayınevi tarafından Fatih Sultan
Mehmed e Nasihatler-Sultan Murad Han adı altında yayınlanmış. İyi ki de yayınlanmış.
Yayınlayanlardan da yazanlardan ve çevirenlerden de Allah razı olsun.
Nasihatlerden bizlerin payına da okumak ve de uygulamak düşmüş.
Fatih e Babası Güneş Gibi Ol Diye Öğütlüyor
Bildik hikâyedir. Yine Ezop masallarından tanırız biz bu
hikâyeyi II. Murad Han ise bu hikâyeyi Evrenosoğlu isimli akıncı bir beyinden
nakletmekte. Onunla olan sohbeti sırasında anlattığı bu hikâyeye göre güneş ve
rüzgâr kapışmışlar. Rüzgâr, kendi güç ve kuvvetine güvenerek bunu başkalarına
da kabul ettirebilmek için ukalalık eder güneşe ve: Ben senden daha
kuvvetliyim, sen de kim oluyorsun şeklinde meydan okur. Güneş önceleri onun
bu iddialı konuşmalarını duymazlıktan gelir. Ancak onun, durmadan tekrar etmesi
üzerine, o da onun bu meydan okumasına karşılık vermek gereğini duyar. İnce ve
hafif bir feraceyle yürüyen bir delikanlı görürler ve Hangimiz adamın
sırtındaki elbiseyi çıkarmayı başarırsa, güçlü ve kuvvetlimiz odur diye
aralarında bir anlaşma yaparlar. Önce rüzgâr dener. Delikanlının üzerindeki
feraceyi çıkaracağına emindir. Bir üflese kıyafet de kalmaz ferace de adam da
Esmeye başlar. O estikçe adam elbisesine sıkı sıkıya sarılır. Rüzgâr kızar,
kızdıkça da şiddetini artırır. Aynı oranda da delikanlı kıyafetine daha sıkı
sarınır. O sarındıkça rüzgâr kudurdu. Adam, soyunmak şöyle dursun toprağa
yapıştı. Olanları gülerek seyreden güneş; İşte, artık bütün güç ve kuvvetini
harcadın, zavallı adama ne eziyetler edip bitkin duruma düşürdüğün halde
elbisesini çıkaramadın, iddiayı kaybettin diyerek onunla alay etti. Rüzgâr iddiasını gerçekleştirememesine rağmen
yine de güneşe kafa tutuyordu: Ben onca sağlam binaları temelinden yıkmışım,
onca gemileri batırmış, nice ağaçları kökünden sökmüşüm. Ben böyle güçlü
biriyim. Sen ise güçsüzsün, ısıtmaktan başka bir işe yaramazsın! diye hâlâ
meydan okuyordu güneşe. Güneş: Seyret
de gör hangimiz daha güçlü! dedi ve ışınlarını göndermeye başladı adamın
üzerine. Isıyı alan adam yavaşça yerden kalktı ve yürümeye başladı. Hem yürüyor
hem de Ne kadar da sıcak var! diye söyleniyordu. Sırtı kızarmıştı. Olanları
seyreden rüzgâr güneşe çıkıştı yine: Marifet adamı yürütmek değil, üzerindeki
kıyafeti çıkarttırmak. Çıkartır da görelim! Güneş: Bak seyret! dedi. Biraz
daha ısıttı. Adam sıcaklık karşısında iyice bunaldı ve yanından atıyla geçmekte
olan arkadaşına yalvararak: Ne olur üzerimdeki şu elbiseyi alıp taşı! diye
rica etti. Atlı arkadaşı elbiseyi aldı adamın. Ama adam hâlâ sıcaklıyordu. Bu
defa da üzerindeki gömleği çıkarıp almasını istedi arkadaşından. Atlı onu da
aldı. Güneş delikanlının bütün kıyafetlerini çıkartmayı başarmıştı. Rüzgâr pes
etti. Evet, sen galip geldin bense kaybettim iddiayı! dedi.
Bunu anlattıktan sonra Sultan Murad oğluna şöyle
seslenir: Ey oğul, Şunu iyice bellemelisin! Herhangi bir şeyin, devamlı olarak
kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle, akıl,
tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler sonucu,
dilediğimiz şekilde meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci
yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, sakıncaları da çoktur der ve devam eder:
Bir adam, bir bahçe dolusu yemişi yiyebilmek için bir bahçeye girse, henüz
olmamış ham meyveleri koparıp ağzına atsa, yemek istediği meyve değil, belki de
zehirdir. Fakat olgunlaşmasını bekleyip ondan sonra koparıp yese, yediklerine
ancak o zaman yemiş denebilir. Geleceğin Fâtihi Şehzade Mehmed, babasının
verdiği bu öğütten kafasına takılan bir meseleyi şöylece sorar:
Ey benim mutlu babam! Muhteşem sultanım! Memleketin
genel idaresinde, yani halkın iyi yönetiminde, halkı idareye karşı itaat
ettirmekte, akıl, ileri görüşlülük ve sağlam kanunların sağladığı kolaylığın,
silah gücünden ve kaba kuvvetten daha iyi, daha faydalı olduğunu söylemiş
bulunuyorsunuz. Fakat İskender ve Nûşirevân da âdil ve doğru padişahlar olmakla
birlikte, akıl ve kanun kuvvetinden çok kılıcı kullanmış ve geniş ülkeleri
ancak silah gücüyle fethetmişlerdir. Yine aynı şekilde, inatçı ve dik başlı bir
at, binlercesi söylense de güzel sözden ne anlar, ona söz yerine mahmuz vurmak
daha çok etki yapacaktır.