Sultan Fatih, kendi döneminde dünyada gelişen olayları analiz edip bunlara uygun olarak düzenleme ve yenilikler yapan en önemli padişahtı. Aslında hem dünya genelinde hem de Osmanlı devletinde birçok yeniliğin de hamisi kendisi idi. Onun bu özelliği Osmanlı Devleti’nin en büyük imparatorluk olarak dünyada var olmasının da en temel nedeni olacaktı.
İlk olarak silah sanayiinde ve özellikle ağır silah sanayisinde dünyada bir numara olmuştu. Çünkü döktürdüğü toplar alanında dünyada ilk ve tekti. Bugünkü manada rakibe ve yerleşim yerlerine büyük zarar verebilen silah sanayisinin başlangıcını teşkil ediyordu. Zaten bu durum o zamanki dünya düzenini de değiştirecek kadar mühimdi. Böylece Osmanlılar, dünya silah teknolojisinin en tepesine tırmanmış oluyorlardı. Fatih, böylece silah sanayisinin de lideri olmuştu. Osmanlı Devleti’ni dünyanın en büyüğü yapan güç de bu dönemde bu rakipsiz topların kullanılması olmuştu.
Yine donanma alanında çok büyük bir yenilik hareketine girmiş ve babasından aldığı donanmayı çok daha büyük hale getirmişti. Çünkü Akdeniz’i sararak ele geçirmeyi ve böylece kendinden önceki Büyük Roma gibi Osmanlı’yı da Akdeniz merkezli bir dünya imparatorluğuna dönüştürmeyi amaçlamıştı. Bunun içinde güçlü bir donanma şarttı. Sonuçta kendi imkân ve kabiliyetlerine özel hazırlattığı, yani denizlerde hızlı ve atak hareket edip manevra kabiliyeti yüksek olan bir donanma gücü ile Akdeniz ve Karadeniz’de bu alanı neredeyse tekelinde tutan Venedik ve Cenevizliler ile başa baş mücadele edebilen bir güç olmuştu. Kendinden sonra ise Osmanlılar artık denizlerin bir numarası olacaktı.
Fatih, kendi döneminde başlayan Avrupa’daki Rönesans gelişmelerine de kayıtsız kalmamıştı. Yakalayabildiği tüm yenilikleri alıp kendi ülkesine getirmekte idi. Özellikle ressam ve heykel sanatçılarını ülkesine getirtmesi ve kendi portresini de çizdirmiş olması onu, kendi çağını çok aşan bir sanat anlayışı içinde olduğunu göstermektedir. Sinan Bey gibi Türk ressamlar ile kendi geleneğini de kurma düşüncesinde olmuştu.
Dini ilimlerin yanında pozitif bilimlerin gelişimi için de üst düzey çaba göstermiştir. Tıp bilimi onun döneminde en üst seviyeye çıkmıştı. Matematik ve geometri, medresenin en önemli derslerindendi. Ve bu gelenek, Tanzimat dönemi ve hatta Cumhuriyet dönemi biliminin bile gelişmesinde temel teşkil etmişti. Tursun Bey, bizzat padişahın yanından ayrılmayan tarih yazıcısı olmuştu. Enveri ve Hızır Bey de önemli sosyal bilimciler olarak ortaya çıkmışlardı.
Sultan, mimariye ayrı bir önem vermişti. Büyüyen imparatorluğun her şehri ile beraber asıl ve en büyük mimari çalışma ise hayallerinin şehri İstanbul için olmuştu. Bu geri kalmış ve köhnemiş başkenti, yaptırdığı yollar, köprüler, su yolları, binalar, hükümet daireleri, yeni sarayı ile yüzyıllardır dünyanın rakipsiz büyüklük ve güzellikteki başkenti haline getirmişti. Klasik Türk-İslam mimarisi dediğimiz Osmanlı mimarisi de bu dönemde ana hatları ile belirlenmişti. Mimariye verdiği önemi bizzat şöyle ifade etmişti:
“Hüner, bir şehr bünyad eylemektir
Reaya kalbin abad eylemektir…”
Yenilikler konusunda yüzünü sadece Batı’ya dönmeyen hükümdar, nerede bir gelişme varsa almanın gayretindeydi. Bu nedenle hem Arap hem Acem ve hem de Orta Asya Türk dünyasından önemli ilim adamlarını ülkesine getirtmişti. İstanbul’u bir bilim kültür başkenti haline getirmişti. İlim adamlarına saygısı herhangi bir kralın çok üstünde idi. Meclisinde hocalarını ve ilim adamlarını yanına oturtur, vezirlerini bile ayakta bekletirdi. Özellikle sivri dilli ve sözünü esirgemez olan Molla Lütfi’ye karşı gösterdiği müsamaha, eşine kolay denk gelinmeyecek türdendir. Kendinden sonra oğlu 2. Bayezid zamanında Molla’nın asılmış olması, Fatih’in şahsiyetinin ileriliği hakkında bize yeterli bilgiyi verir. Fatih, yetişmesinde büyük emeği olan hocalarına hürmette kusursuz davranmıştır. Eğitimin ve eğitimcinin değerini çok iyi bilmiştir. Öyle ki dünyayı titreten karizmasına karşı hocalarının elini eğilerek öpmektedir. Molla Hüsrev ve Akşemseddin gibi hocaların ona ismi ile hitap etmesi, bırakın öfkelenmesine bilakis mutlu olmasına neden olmaktadır.
Fatih, merkeziyetçi bir devlet anlayışını kendine en önemli hedef seçmişti. Bu sebeple çok katı bir şekilde birçok düzenleme yapmıştı. Kardeş katli kanunu ile yönetim anlayışında büyük değişikliğe giderek devlet padişahın malıdır anlayışını getirmişti. Bu durum, Türk ve İslam geleneklerini fazlasıyla zorlayan durumlardı. Yeniçeri ordusundan tamamen kendine bağlı çok özel bir birlik oluşturmuştu. Sayıları 10 bini bulan bu birlik kendisine karşı yapılacak her türlü harekâtı anında yok edebilecek bir güçte idi. Ardından yeniçeri ocağını yeniden düzenlemiş ve yeniçeri ağasını doğrudan kendine bağlamıştı. Şeyhülislamın ve kazaskerin de bazı yetkilerini elinden almış ve onların gücünü törpülemişti. Kanunnamesini bizzat kendisinin çıkarması klasik İslam devletinde pek görülen şeylerden değildi. Vezir sayılarını artırarak sadrazamlık makamını kurmuş ve devletteki 2 numaralı koltuğu da direk kendisine bağlamıştı. Böylece merkezde tüm otoriteyi eline almıştı.
Taşrada ise güç kazanan büyük ailelerin askeri toplumsal ve ekonomik gücünü kırmıştı. Mihaloğulları, Turahanoğulları gibi önemli ailelerin gücü zayıflatılmıştı. Özellikle çıkardığı toprak kanunu ile taşradaki toprak ve para sahibi büyük ailelerin gücünü tamamen kırmıştı. Halk memnun olmasa da 20 bin köy, bu kanun ile beraber devlet tarafından hazineye aktarılmıştı. Taşrada da kendine rakip olacak bir güç bırakmamıştı.
Kendinden önceki klasik Türk ve İslam çizgisindeki yönetim anlayışlarına göre ters olsa da Fatih, böylece merkezi otoritesi çok kuvvetli bir imparatorluk ortaya çıkarmış ve bu yönü birçok Avrupalı devlet adamları ve düşünürler tarafından örnek alınmıştır.