Tevhitte vahdet farz, tefrika ise haramdır.

Farklılıklarımızı doğru okumak gerekiyor. Bunu yapmazsak okumalarımız sağlıklı olmaz, yanlış okumalar da bizi doğru tahlillere ve sonuçlara/değerlendirmelere götüremez. Öyleyse, doğru okumak ne demektir? sorusunun cevabını da doğru vermemiz gerekiyor. Yoksa anlaşamaz/uzlaşamaz/barışamaz bir araya da gelemeyiz.

Doğru okumak, ancak vahiyle “oku”makla mümkün olabilir. Kitabımızın ilk ayeti, “Rabbinin adıyla oku” (Alak/19) değil midir? Kur’an-ı Kerim kitabını, insan kitabını, fikirleri, olayları velhasılı her şeyi Kur’an’la/sünnetle okumak, Müslümanlığımızın gereği. Bu ise, vahye uygun okumaları, değerlendirmeleri dolayısıyla uzlaşabilmeyi mümkün kılar. Bu anlamda merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek’in, “Doğrumuz İslam, yanlışımız İslam’dan başka her şeydir” sözlerini hatırlıyoruz. İşte biz bu makalemizle FARKLILIKLARIMIZ konusunu İslam’a uygun okumaya/değerlendirmeye çalışacağız. İslam’a aykırı olan şey doğru olamaz ki!..

Hayat kitabımız Kur’an, aynı zamanda Furkan’dır da. Bize hak ile batılın (iyiyle kötünün, yararlıyla zararlının, doğruyla yanlışın, güzelle çirkinin, adaletle zulmün, tevhitle şirkin) ölçülerini vererek, bizi şaşkınlıklardan kurtaracak mutlak/şaşmaz mizanı sunar. “Kitaplarını delillerle peygamberleri aracılığıyla yeryüzünde adalet için mizan da indiren O’dur (C.C.) (Hadid,25)  Ve “muttakilere furkan ihsan edeceğini de vaat ediyor.”

Tevhitte birliktelik emir; ırkta, mezhepte, meşrepte, cinsiyette, dilde vb. birliktelik muhaldir, batıldır; fıtrata da aykırıdır, çabalamak da cahiliyedendir ve gayrimeşrudur.  Hz. Mevlana, “Kâinatta birbirinin aynı bir nakış yoktur ki, sana göstereyim” diyor.

Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar tüm ırklar kendi aralarında da içlerinde de barışı, birlikteliği, adaleti ancak ümmet, tevhit, iman kavramlarıyla sağlayabilirler. Yoksa ırk, mezhep, meşrep dayatmalarıyla değil...

Her şeyi yaratıp, yöneten Rabbülalemin insanı yeryüzünde “halife” olarak topraktan yarattı. “Ahseni takvim”, “Eşref-i mahlukat”,“mükerrem” kıldı. Şereflendirdi. Tüm insanlar olarak ilk insan ve Peygamber Adem (A.S.) ile ondan eş olarak yarattığı Havva annemizin çocuklarıyız, Rabbimiz bir, ilk atamız (ebeveynimiz) da bir, kardeşler/karındaşlarız. Cennetten yeryüzüne sınav/kulluk için gönderilmişiz/indirilmişiz. Hepimizin özü bir. Siyah, beyaz, sarışın, renkler, diller, kavimler, kabileler, ırklar, adlar gibi çok farklı özellikler, aidiyetler/kimliklerle hepimiz biriz, insanlıkta eşitiz. Bu farklı özelliklerimizden hiçbirisi, kimseye/hiçbirimize imtiyaz/üstünlük/değer sağlamıyor. Sağlamamalı. “Üstünlük/değer sadece takvada (Allah’a saygı)dır” (Hucurat). İnsanlar arasında başka hiçbir neden üstünlük ve değer sağlayamaz, “takva”da. Rab olarak sadece Allah-u Teala’yı kabul ederek, O’nun emir ve yasaklarına/hükümlerine /nizamına riayeti gerektirir. Aynı gerçeği Efendimiz (S.A.V.) de, “Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, O ise topraktan yaratıldı. Arap’ın Acem’e (Arap olmayana), beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. İnsanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Irkçılık/kavmiyet davası güden bizden değildir” buyurmuştur.

Ve bu sözlerini hayata yansıtmış, tavsiye buyurmuştur. Beyaz tenli Arap Ebu Zer ile siyah tenli Bilal-i Habeşi, Fars (İranlı) Selman’ı, Rum (Bizanslı) Suheyb’i, Türk Sümeyye’yi kardeş/iman kardeşi yaptı, birbirine iman bağıyla bağladı, kaynaştırdı, birleştirdi… Çünkü “Müminler ancak kardeştir”(Hucurat/10).

Kardeşlik de acıyı, tatlıyı paylaşmayı, “Müminler, bir vücudun organları gibidirler”, “birbirlerini sevmeyi”, “paylaşmayı”, “dayanışmayı” (Bir duvarın tuğlaları gibi), “tefrikaya düşmemeyi”, tevhitte vahdeti, “Allah’ın ipine birlikte sarılmayı”, birbirine düşman olmamayı, nimetleri paylaşmamızı hatta (nimette) kardeşimizi kendi nefsimize tercih etmemizi” “elinden ve dilinden zarar verilmemesini”, “kendimiz için istediğimiz ve sevdiğimiz şeyleri kardeşlerimiz için de istemeyi/sevmemizi” gerektirmekte benzeri emir ve tavsiyeler buyrulmaktadır. “Kardeşine tebessümü”, “ihtiyacını karşılamayı”, “sahiplenmeyi”, “düşmana teslim etmemeyi”, “gıybetini yapmamayı” “haset etmemeyi”, “derdiyle dertlenmeyi”, “aldatmamayı” emir ve tavsiye buyurmaktadır.

Birlikte olmamız emredilip, tefrikaya düşmemiz yasaklanmışken ne yazık ki, farklı kimliklerimiz (ırk, kabile, renk, cins, mezhep, dil gibi farklılıklar) nedeniyle paramparça ve çatışmadayız. Ümmet perişan. Hatta yok. Başsız ümmet mi olur? Neden tüm Müslümanların bir “halife”si yok? Hıristiyanların, Yahudilerin başları var da bizim niye yok? Bu soruyu başımızı yüz yıl önce kesenlere mi soralım? Ve zilleti yaşıyoruz ne zamandan beri. Yüz yıl önce ümmeti 50-60 devletçiğe bölenler, bu gün de parçaları daha da bölmeye, ayrıştırmaya, çatıştırmaya çalışıyor ve başarabiliyorlar. Neden? Çünkü biz Müslümanlar yüzümüzü Kur’an’dan Batı’ya çevirdik. Dünyamızı ahiret hayatımıza tercih ettik. İzzeti Allah katında/kapısında değil de AB kapılarında aradık. Şaşırdık. Dostumuzu düşmanımızı bile ayırt edemiyoruz. Neredeyse, haramlar helal, helaller de haram olarak algılanmaya başlandı. Üstelik de korunmuş hayat kitabımızı değiştirmeye/dönüştürmeye/ifsada çalışıyoruz. “Herkesin kendi görüşünü beğendiği” ahir zamandayız.