Bizim kuşağın öncülerinden birini daha Öte’ye yolculadık.

Ersin Nazif Gürdoğan Ağabey’i biz Erzurum’da öğrenci iken tanıdık. O zaman çok fazla bir yakınlığımız olmadı. Belki de bizim okula odaklanışımız, onun ise biraz daha göz önünde olmayışındandı. Hocalarımız, ağabeylerimiz, arkadaşlıklarımızın yoğun oluşu da onunla fazla bir yakınlığımızın olmayışına bir nedendi.

Ben İstanbul’a gelip yerleştikten, Mavera dergisinde yazılarım yayımlanmaya başladığı andan itibaren sık görüşür olduk. Bunu sağlayan da daha çok rahmetli Cahit Zarifoğlu oldu. Ankara’dan bana yazdığı mektuplarında onunla sık buluşmamızı, çevresinin geniş olduğunu, dergiye ilan bulmamıza yardımcı olacağımızı yazıyordu. Bu, buluşmalarımızın bir başlangıcı oldu. Üsküdar’da, daha sonra İslâm mecmuasında ve kimi ortamlarda bir araya geliyorduk.

Cahit Zarifoğlu Mavera dergisi ile birlikte İstanbul’a taşındıktan sonra daha sık bir araya gelmeye başladık. Mavera dergisinin yayım kurulunu Cahit Zarifoğlu belirledi. Âlim Kahraman, Osman Bayraktar, Mustafa Çelik ve ben bu kurulda görevli idik. Âlim Kahraman sorumluluğunda bizler dergiyi hazırlıyor toparlıyor yayıma veriyorduk. Nazif Ağabey de bir ağabeyimiz olarak sürekli bizimle birlikteydi. Onun önerisiyle mi oldu, onu tam anımsayamıyorum, Mavera dergisinde üstad Sezai Karakoç’un “Fecir Devleti” şiiri üzerine bir oturum yaptık. Konuşmacılardan biri de oydu. Bu, dergide yayımlandı. Sonraki bir sayı için Nuri Pakdil üzerine bir oturum yapıldı. Derginin sahibi konumunda bulunan merhum Bahri Zengin bunu dergide yayımlamadı. Mavera dergisinden kopuşumuzun bir nedeni bu oldu. Merhum Zarifoğlu da bizimle birlikte dergisinden koptu. Bir araya gelişlerimizden sonra Yedi İklim dergisini çıkarmaya karar verdik. Ersin Nazif Ağabey de Mavera dergisinin kurucularından biriydi. Biz dergi çıkarmaya karar verdiğimizde bize maddî, manevî destek oldu. Mavera’dan ayrıldık diye bir kırıklık olmadı.

Cahit Zarifolu’nun kısa süre sonra vefatı ile derinden sarsıldık. Çünkü yoğun olarak zamanımız birlikte geçiyordu. Vefattan sonra Cahit Bey’in ağabeyi Sait Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Âlim Kahraman ve ben Çağlayan’daki evini ve terekesini birlikte toparlamaya gittik. Sonra da Cahit Bey’in eserleri ve yapılacaklar konusunda Sait Bey ile birlikte Anadolu yakasına geçmek üzere yola çıktık. Mecidiyeköy’ü geçtikten, köprüye varmadan, ani bir kararla tam da Beşiktaş’tan gelen yol ile buluşma yere gelince oradan keskin bir dönüş ile Maslak tarafına Orman Genel Müdürlüğü tesislerine gittik. Orada yapılacaklar ile ilgili görev dağılımı yapıldı. Özellikle Âlim ile bana sorumluluk verildi.

Ersin Nazif Ağabey, öykü yazdığım için benim Cahit Zarifoğlu’nun yarım kalmış eserlerini toparlamamı ve tamamlamamı önerdi. Tabiî bunun yapılmasını doğru bulmadım. Eserler toparlanır olduğu gibi yayımlanabilirdi. Onun ısrarı eserin bir biçimde aynı üslup ile tamamlanması gerektiği üzerine oldu. Olamayacak bir şeydi kabul etmedim.

Geniş ufuklu, dünya üzerinde gözlerini tarar gibi düşüncemizin ve medeniyetimizin Avrupa’ya, Amerika’ya ötelere götürme ufkunu hep diri tuttu. “Kızılelma” tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmedi. Amerika, İngiltere gibi ülkelerde Müslümanlarla birlikteliği onu daha çok bu anlamda heyecanlandırıyordu. İhtida etmiş birçok düşünürle buluşması, onların eserlerinin Türkçeye kazandırma çabası, ilişkilerin yoğunluğu onun sorumluluğundaydı adeta.

Sonraki zamanlarımızda çokça birlikte olduk. Sürekli projeler üretirdi, tıpkı Zarifoğlu gibi. Bir akademi kurulması, Mavera dergisi müzesi, bu yazarlarla ilgili araştırmaların yapılması gibi. Bir mekân oluşturma düşüncesini hep diri tuttu. Onun bakışıyla “mekân” önemli bir vurguydu. Yedi İklim dergisi ve kütüphanesi bir mekâna kavuşunca bundan en çok heyecanlanan o oldu. Orayla ilgili sürekli kafasında projeler üretiyor, bilim insanlarını, tanıdıkları kimler varsa oraya getiriyor onlarla bir sohbet ortamı oluşturuyordu. Bunları yaparken zamanı belli olmadan, bu gece de olabilir, arar, belleğindeki isimleri ve onların telefonlarını yazdırır, onlarla buluşmaları, yazı yazmalarını, önerilerini sıralardı. Sanat, edebiyat, düşünce ve bilim merkezli bir mekân oluşturma başlıca hedefiydi.

İyimserliği çok baskındı. Bakışında karamsarlık diye bir duygudan asla söz edilemezdi. En karamsar dönemlerde: “Ali Haydarcığım iyi olacak inşallah” der konuyu kapatırdı. Artık bunun ötesi yoktu.

Bir ufkumuz olan Hazreti Yunus’un makamının yanına, gürültüsüz, şamatasız sade bir yolculuk ile komşu oldu. Allah mekânını cennet eylesin.