Bismillâhirrahmanirrahîm!
ERBAKAN Hoca ömrünü İslâm Birliği’nin kurulmasına adayan bir liderdir. O, yalnız bunu teorik olarak anlatmakla yetinmedi; bu işin nasıl yapılacağını uygulayarak gösterdi. Uygulamasını yalnız iktidar olacağı döneme de bırakmadı. Her zaman ve şart altında yapılabilecek olanları büyük bir fedakârlıkla hemen yapmaya girişti. Özellikle, 1990’daki Körfez Savaşı sırasındaki mücadelesi bunun açık örneğidir.
Eline geçen tarihî fırsatları değerlendirdi. Almanya’nın Aachen şehrinde, doçentlik tezini bitirdikten sonra, Leopard tank motorlarını geliştirme çalışması yaptıkları bir dönemde, ESSO Şirketi Genel Müdürü Dr. Müller, şehre “gizli bir konferans” vermek için geldi. Konferansa Deutsche Luftfaht Forschung Merkezi adına Prof. Schmidt davetliydi. Ancak, konferans saatinde çok önemli bir görevi vardı. Erbakan’a rica ederek kendi adına konferansa katılmasını istedi.
Dr. Müller konferansında İslâm dünyasının petrolünü Batılılar yararına kullanmak istediklerini bildirerek katılımcılardan görüş istedi. Erbakan Hoca Prof. Schmidt adına konferansta olduğu için görüş belirtmedi. Ancak, olup biteni İstanbul’daki arkadaşlarına mektupla bildirdi. Çünkü yaşadıkları İslâm Birliği’nin kurulmasının ne kadar zorunlu bir görev olduğunu ortaya koyuyordu.
Erbakan Hoca bilgi, tecrübe ve öngörülerinden hareketle, emperyalist Batı’nın gözünün Körfez’de olduğunu fark etti. Bu sebeple Körfez Savaşı’nın başlamasından 1.5 ay önce, 17 Haziran 1990 günü Bağdat’ta kırktan fazla Müslüman ülkeden 600 kadar ilim, fikir ve devlet adamının katılımıyla İslâm Birliği Toplantısı yaptı.
KÖRFEZ’DE BARIŞ İÇİN
ERBAKAN Hoca, Batı’nın Körfez petrolüne hep sömürgeci mantıkla bakmasının gerekçesini şöyle anlatır: “Bu petrolü kendi kontrolünde tutmaya her şeyden fazla önem vermiş, özen göstermiştir. Çünkü petrol bugünkü Batı endüstrisinin en kaçınılmaz enerji kaynağıdır. Yani Batı’nın petroldeki çıkarı hayatidir.” (Davam, Sh. 130)
Erbakan Hoca, Batı’nın İslâm dünyasındaki sömürüsünü önlemek için bütün dinamik unsurları harekete geçirmeye çalıştı. Bağdat, Mekke, Amman ve Trablus gibi yerlerde toplantı ve görüşmeler yaptı. Birkaç kez Saddam Hüseyin’le görüştü. Bu süreçte Irak ve Kuveyt’in yanlışlıklarını şöyle anlatır:
“Heyhat ki heyhat!.. Çok yazık. Krizin taraftarı olan Irak ve Kuveyt yönetimlerinin basiretlerinin ve idraklerinin bağlanması, hırslarının ve egolarının ağır basması, resmin tamamını görmeye bir türlü yanaşmamaları, yaptığımız onca ikazların önem ve ciddiyetini kavrayamamaları Siyonistlerin işlerini kolaylaştırdı. Siyonizm’in kuklaları olan Amerika ve Batılı müttefikleri bütün ağır silâh ve güçleriyle Irak’ın üzerine çullandı.” (Davam, Sh. 152)
Muhterem Erbakan bu süreçte “Körfez Barış Harekâtı” ismini verdiği 22 gün 22 gece süren destanlık bir çalışma ortaya koydu. Saddam Hüseyin, 23 Eylül 1990’da Erbakan Hoca’yla görüşmesinde Batılılardan şöyle yakındı: “BM ve Batı, İsrail’in işgal ettikleri topraklardan çekilmesi konusunda hiçbir yaptırım düşünmedi. Ama şimdi bize karşı hepsi ayağa kalktılar. İsrail’in atom bombasına ve kimyasal silâhlarına sahip olmasına Batılılar hiçbir reaksiyon göstermedi.” (Davam, Sh. 133)
HAYIR BARIŞTADIR
IRAK ve İran’ın 8 yıl gibi uzun bir süre savaşmaları; Saddam’ın Kuveyt’i ilhaka kalkışması büyük facialardır. İslâm dünyasının birbiriyle uğraşma cehaleti de öyledir. Bilmiyorlar mı ki, kavga, çatışma ve savaşlarda tarafların kazananı yoktur. Bugünkü dünyada çatışma ve savaşların kazananı Siyonizm ve emperyalizmdir. Bir ülkenin başına gelebilecek en büyük tehlike de “iç çatışma”dır.
Müslümanlar, Rabbimizin “Es-sulhü hayr/Hayır barıştadır” (Nisâ, 128) ayetinin hükmünü ne zaman öğrenecekler? Allah Resulü’nün (S.A.V.) Hudeybiye’deki “barış” ısrarından; Medine’ye hicrette, Yahudilerle “barış içinde birlikte” yaşayabilmek için Medine Sözleşmesi yaptığından haberleri yok mu? Savaş, ancak düşman tarafın cana kastetmeye başlaması karşısında zorunlu olur.
Erbakan Hoca’mız hep “barışçı” oldu ve “barış”ı önceledi. Şöyle der: “Mevcut şartlar altında milyonlarca Müslüman kanı akacağına, Müslüman ülkeler tahrip olup zayıf düşeceklerine, dış güçlerin aleti olup birbiriyle savaşacaklarına barış yapmalarında sayılamayacak kadar faydalar mevcuttur.” (Davam, Sh. 137)
Filistin, Suriye, Irak, Lübnan gibi İslâm ülkelerinde yaşananların iç yüzünü anlayabilmek için, Erbakan Hoca’mızın “Davam” kitabındaki “İslâm Birliği Davamız” (Sh. 125-154) bölümü “mutlaka” okunmalıdır. O zaman “barış” ve “İslâm Birliği” için yapılması gereken fedakârlığın nasıl olması gerektiğini yakından görürüz. Hatta çalışmaya hemen başlarız. Barış yöntemini bilmeyen siyasi arenada görünmesin! “İslâm Birliği” kuru bir söz değildir. Adil olmayı ve insanı sevmeyi gerektirir.