Türkiye’nin ekonomik manzarasına dışarıdan bakan birisi, sadece rakamları görecektir. Yüzdelik dilimler, artış oranları, hedefler, grafikler. Ama ekonomik döngünün içerisinde yer alanlar için bu manzara rakamların çok ötesindedir. Market market dolaşıp indirim kovalayan, iki farklı markadan fiyatı uygun olanı arayan, fatura geldiğinde sessizce bütçe hesabı yapan insanların yorgunluğu, kırgınlığı ve çaresizliği bize asıl ekonomik veriyi sunar. Ekonominin sosyolojik dokusunu oluşturan aslında bunlardır. Politik kaygılarla yaşananları görmezden gelenlerin en büyük silahı yıllardır dile getirilen; “asgari ücrete gelen zamla birlikte enflasyon daha da yükselecek” iddiasının gündemde tutulmasıdır.
Bu cümle, ekonomik bir açıklamadan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir sosyolojik perdeleme tekniği aslında. Toplumun en kırılgan kesimini hedef alan bir zihinsel manipülasyonun kapısını aralıyor. Çünkü bu iddiayla suçlu aranmıyor, suçlu üretiliyor. Yanlış politikaların, ekonomik tercihlerin ve israfın ortaya çıkardığı sorunun bedeli, o sorunun en ağır yükünü taşıyanların omuzlarına bir kez daha bindiriliyor. Böylece hem mağdur olan, hem de sorumlu ilan edilen milyonlarca emekçinin çelişkisi ortaya çıkıyor. Hâlbuki emekçiler her zamanki gibi sahnede en son konuşan, en az söz hakkı olan, hikâyenin akışını değiştirme gücü bulunmayan kişilerdir.
Peki, bu çelişki neden üretiliyor?
Çünkü ekonomik krizlerde en kolay suçlanabilir olan, en savunmasız olandır. Asgari ücretlinin siyasal, ekonomik, medyatik güç mekanizmaları üzerindeki etkisi yoktur. Bu nedenle suçun ona yüklenmesi toplumu ikna etme konusunda en kolay ve maliyetsiz yöntemdir. Toplumda sorumluluk aktörlerin güç hiyerarşisine göre değil, algı yönetimine göre dağıtılıyor. Güçlü aktörler, kamu otoritesini ve medyayı kullanarak krizin sebebini görünmez kılma konusunda ikna edici olabiliyorlar. Böylece ücretlinin gelir artışını enflasyonun temel sebebi olarak gösterebiliyorlar ve kamuoyunu buna ikna edebiliyorlar. Çünkü insanlar için görünene inanmak, görünmeyeni sorgulamaktan daha kolaydır. Hâlbuki asgari ücretin artması enflasyonu doğurmuyor; enflasyon zaten yükseldiği ve alım gücü zayıfladığı için asgari ücretin artırılması bir zorunluluk haline geliyor. Ama ne yazık ki, enflasyonun sebebi olan ekonomik tercihlerin bedeli, nedense hep en güçsüzün sırtına yükleniyor.
Ücretli çalışanlar özellikle de asgari ücret üzerinden maaş alanlar iki duygu arasına sıkıştırılıyor. Minnettar kalacağı ve kendisini sorumlu hissedeceği bir duygu karmaşası. Emekçiler yapılan ücret artışlarına karşı minnettar olmalı ve bu artışların doğurduğu enflasyondan da kendisini sorumlu hissetmeli. Bu duygusal yönlendirmeler sayesinde, ekonomik şartların getirdiği toplumsal tepkileri engellemek için emekçinin kendisi de dâhil kamuoyu ikna edilmiş oluyor. Çünkü sorumluluk hissi, emekçinin iç sesine yabancılaşmasına ve haklı taleplerinin meşruiyetinden şüphe etmesine neden oluyor.
Böylece asıl sorumluluk sahiplerinin amacına ulaştığını görüyoruz. Yapısal sorunlar tartışılamıyor, gerçek sorumlular sorgulanamıyor ve toplumsal tepki organize olamıyor. Çünkü duygu yönetiminin gölgesinde, emekçiye bir kez daha kendi yükünün sebebi olduğu öğretilmiş oluyor. Bu kıskaç kırılmadıkça, aktörler değişse bile asgari ücretlinin hikâyesi, kendisine ait olmayan bir suçluluk duygusunun altında ezilmeye devam edecektir.