Herkes elini taşın altına koymalıdır ki taş okşamaktan nasırlaşan elleri kolayca ezilebilsin! Ne taşa, ne taşın kullanım hakkını kendinde görene, lüzum hissetmişse patentini alana zahmet vermeden elini ezdirebilsin! Sonuçta taş patoz değildir ve altına el koyulduğunda kol da kaptırılmış olmaz. Olan parmaklarla beraber ele olur. Altında ezilecek irilikte bir taşa el atan parmaklarını kaybetmeyi göze almalıdır. Belki çolak kaldığında kullanmaktan ürktüğü diğer uzuvlarını daha verimli kullanabileceğini aklediverir. Taşın altına el sokmak işte böyle de verimlidir. Zaman sonra görme yetisini kaybedenlerin diğer duyularını daha iyi kullanabildikleri tescillenmiştir. Tıpkı onun gibi bir elini kaybedenin diğer elini daha verimli, daha lüzumlu işlerde kullanacağı varsayılabilir.

Taş yerinde ağırdır. Öyle birkaç kişinin el atmasıyla, altına üstüne elini koymasıyla yerinden kımıldamaz. Hele ki Allah vergisi doğal bir taş yahut kaya değilse, harç karma makineleri marifetiyle sonradan oluşturulmuş bir betonsa onu yerinden etmek adeta mümkün değildir.  Çöküş ve Yıkılış; Abdülhamit dizisinde görülebilecek saraylar, (böyle bir dizi hiçbir zaman olmayacaktır, zira seyretmekten başka eylemde bulunmayan; baktığını görmeyen, gördüğünü anlamayan, anladığını uygulamayan ve en önemlisi hamasetten gayrı hiçbir şeye ilgi duymayan bir halka hitap etmez) ondan örnekle yeniden ve daha büyüğü inşa edilen saraylar kaimdir. İtibarın ve insanlığın sarayla iktisap edildiğini zannedip daha da büyüğü yapılan bu saraylar, yarın bir gün tarihi eser muamelesi bile görür.

Depremle yahut yine iş makinesiyle yıkılıp yerinden edilmeye kalkıldığında dahi ortaya çıkan moloz geri dönüşmez. Yani yıkıntısı bile yüktür. Oluşturulan her yeni betonla insanlar işte o ağırlığı yüklenirler. Altına el koyulan doğal bir taşsa, ezilmek riskini de göze alıp kurtulmak belki mümkündür. Ancak altına el koyulan, omuz verilen betonsa mesele elin kaybedilmesiyle kalmaz; akıl, ruh, inanç ve tüm uzuvlarıyla vücut altında kalır.

Ruhuyla, aklı ve vicdanıyla, olduğu gibi taşlaşmış insanları da yerinden etmek pek mümkün görünmez. Yazık ki onları o duruma sürükleyen, sevgisini, ilgisini, sempatisini esirgemeyen insanlardır. Bir taşa yönelik aşırı muhabbet dolayısıyla gözleri taşlaşmıştır, görmezler; kulakları taşlaşmıştır işitmezler, kalpleri taşlaşmıştır, düşünmezler… Taşlaşmış ruhlar için neyin ne tür konuşulduğu, anlatıldığı, ifade edildiği önemsizdir. Ve hatta denebilir ki bu taş kesilme durumu neredeyse tüm insanlığı etkisi altına alacak boyuttadır. Haksızlıklar sineye dahi çekilmez, çünkü çekilecek bir sine kalmamıştır. Örneğin herhangi bir düşünce, inanç, dünya görüşü ayırt etmeksizin mağdur edildiğini gördüğü her insanı savunmaya kalkan biri tartaklanarak, hırpalanarak hapse gönderilir. Haklarını savunduğunu zannettiği insanlardan çıt bile çıkmaz. Dahası adam akıllı terörize edilir. Hâlbuki haklarını savunduğu insanlar da terörize edilmiştir. Dolayısıyla yaşanan her acı, her haksızlık, her adaletsizlik, biriciktir, şerik kabul etmez. Ortada bir münevver kalmasa da az biraz entelektüel tarafı bulunduğu varsayılan zevat bunu modernizmin doğal tezahürü addeder.

İnsanlığın geneline vurulduğunda da ruhsal, vicdansal olarak taşlaşma kaçınılmazdır. Aynı fikirden olduğu bilinen insanların mensuplarını, yoldaşlarını, arkadaşlarını kollama yöntemi üç beş twit paylaşmaktan, layklamaktan, menşınlamaktan ibarettir. Böylece sahip çıkmış, mücadele sergilemiş olurlar ki görevlerini yapmış olmanın doyumsuz huzuruyla, tatlı tatminiyle, yataklarının ve yastıklarının rahatlığına çekilirler. Birkaç ağaç kesilecek diye kıyamet kopmayacağı gibi birkaç insan haksızlığa uğradı diye de kıyamet kopmaz. Sırasında aileler kopar, bağlar kopar, çığlık kopar, kafalar kopar ama kıyamet kopmaz. İnsanların bizzat kendileri dışında birine yaşatılan her ne haksızlık varsa o istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz. Söz konusu kaide putların altına koyulan, üstüne heykelcik yerleştirilen türdendir. Yani insan, kendisine put yapmakla kalmaz, icat ettiği putu yerine iyice yerleştireceği zemini seçer. Fazla başarılı olan bizzat kendisi putlaşır.

İntifadanın öğrettiği bir eylem olarak taş atmak, savurmak, fırlatmak için de kullanılabilir. Bu türden bir eylem belki doğal olmayan taşları, yani sarayları, yani zayıf ve taşlaşmaya yüz tutan gönülleri mesken edinen putları yerinden oynatmaz ama bir temsil olarak şeytanları yıpratır. Nihayet şeytan yıpratmak da az şey değildir.