Her zamanki ekim işte. Dünyanın her tarafındaki renkleri icerisinde. Hava bir soguk, bir sıcak. Bir açık, bir kapalı. Güneş bir gun yüzünü gösterdi ise, bir kaçgün ortalarda gözükmüyor. Karanlık, buradaki insanların canını cok sıkıyor. Fransa da da agaçlar bildik bir telaşta. Kostüm degiştirmekle meşguller. Üzüm bağlarının etekleri sarı, üstleri yeşil henüz. Çınarlar sararmakta pek aceleci. Kestane ve meşeler birbirleri ile yarışta. Bir çamlar hic istifini bozmamakta. Güzmüş hazanmış, sararmakmış aldırmıyor, her zaman mavi-yeşil kalıyorlar. Bahçelerde sebzeleri; kimi üşüsede cogu dalında yemyeşil henüz.

İnsanın kaç ekimi olabilir ki. Bir önceki ekim, hastahane odasındaki Ramazana çercevelik etmişti. Hastaların acıları ile iyice buruklaşmıstı adeta ekim. Sararan ağaçlar daha yogun duyurmakta idiler hüznü. Her pencereye çıkışımda, İstanbul un güzel tepeleri acılı bir vokal tutturup sıkıntılı yüreğimi daha fazla daraltıyordu. Güzellik insanın gözlerinde idi. Güzel görmek istemediğinde tabiatı , sadece elem dağı olabiliyordu heryan. Oruç da ne kadar boynu büküktü öyle. Bir yanda en sevdiğim anneciğim , ölümle mücadele ediyor, öte yanda bir insanın en sevinçli anı olan oruç, iftar ve sahur baştan ayağa üzüntülere boyanıyordu. Yürekte tek kare umudun olmadığını bile bile tutulan oruçla ne kadar da buruklaşıyordu insan. Bütün hasta yakınlarında, hatta sağlık personelinde orucun neşesi olsa da, hüzün her yanı kuşatmıştı.

Şimdi hatırlıyorumda hergünü bir bayram kadar güzel Ramazanlarımız ölmüş. Sağlığın ne  büyük nimet olduğunun henüz farkında olmadığımız. Şen şakrak sofra hazırlayışlarımız. Güz Ramazanlarını kahkahaya boğan o geçmiş zaman şenliği. Bir sanat eseri gibi özenle yapılan anne yemeklerinin masalımsı tadı. Davetler. Gelişler, gidişler, hazırlanışlar. Köşe bucakların hep tertemiz tutulduğu. Bahçelerin, balkonların yıkanıp iftarı beklediği o saadet seneleri. Bir çırpıda gelip giden Ramazanları, çocukluğu, gençligi koluna takip götüren yıllardan sonra. Değişen roller. Hep annelerden beklenen yemekler, sofra hazırlayışlar, nazlar, sahura kalkışta zorlanışlar. Biraz daha nazlanışı sürdürüp de, kalkmayıp, opücüklerin devamını bekleyişler. Usanmaz miydi acep, "hadi yavrum kalk" diye yalvarmaktan geçmişin anneleri. Simdi hangimizde geçmişin devasa sabrı. Çocuklarımıza şefkat dağı olabilir miyiz aceb, öteye giden anneler kadar.

Bir teravih namazında etrafımda yaşlı anneler. Yüzlerinde şefkat kareleri. Arka sıralarda gençler çocuklar. Buralarda camilerde iftar vermekteler. Bugün sohbet için uğradığımız fransiz sehirleri Thann, Belfort ve Colmar daki Türklerle camilerde bulusuyoruz. Bir külliye gibi Colmar daki cami. Mutfağı, yemek salonu, dershaneleri, ibadet yeri ile geniş bir alan. Yine anneler kolları sıvayıp mutfağa geçip özenle hazırlıyor yemekleri. Okullarında çıkıp gelen çocuklar bir bayram yerine çeviriyor camii. Cami dışarıdaki Türkler icin cok onemli. Kaybolan Türkçeyi yeniden bulma merkezi adeta. Zira gittikçe kaybediyorlar ana dillerini. Lisanını kaybeden, medeniyet ile arasındaki en önemli köprüyü kaybeder. Ancak dil köprüsü; sanat, edebiyat, mimari, estetik ile olan bağları kavi tutar.

Avrupa da hemen hemen her cami, okul fonksiyonunu da görmekte. Sınıf sistemine geçilmiş. Haftasonu çocuklar ve gençler için hocaları ve egitimciler tarafından dini bilgiler ve Kur an-ı Kerim öğretilmekte. Bu derslerin Türkçe anlatılması çok önemli bir işlev görmekte. Yeni kuşak anadilini kaybetmekte. Bence Türkçe dersleri de vakit geçirilmeden müfredata alınmalı. Zira bir nesil sonra iyice unutulacak gibi analisanları. Cocuklar kendi aralarında, daha kolay geldigi icin Fransızca konuşmaktalar.

Camilerin bir diğer güzel yanı; gençlerin, yaşlı ve orta yaş kuşağın birarada bulunmasi, köklü bir iletişim kurması. Tanıştığım bir alman egitimci, önemli bir proje üzerinde çalışıyordu: "nasıl olur da farklı jenerasyonu aynı çatı altında toplayabiliriz". Çok şükür bizim böyle bir sorunumuz yok. Farklı yaş gruplarını cami çatıları altında, iftar sofralarında, sahur yemeklerinde, namazlarda biraraya toplayabiliyoruz. Bu da, medeniyetimizin uçsuz bucaksız psikolojik ve sosyolojik kazanımlarını bir kez daha hatırlatmakta. Eski ve yeni kuşak birarada kültürel zenginlikleri paylaşmakta ve gelecek nesillere aktarmaktalar.