Müzede seyredilen lahitlere değil, sahada sınanan canlı bir ahde mirasçı olmak…

Bir insanın ardından kaç kişinin ağladığından daha önemlisi, kaç kişinin onun ardından ayağa kalktığıdır.

Bir nesle devredilecek en büyük mirası soruyorsan bana; işte o, ceplerine doldurulan fason cevaplar değil; fıtratındaki gücü hatırlayan haysiyetli, vakur bir özgüven ve zihnine çakılan o kendini küçük görmeme ahlakıdır!

Son nefesine ramak kala, o hasta haliyle kıtalar ve kuklalar arası bozgunluğa stratejik ıslah mekanizması olan bu adam; konfor alanlarından 'dünya kurtarma' şovu yapanlara verilmiş canlı bir dersti.

Bir insanı sevmek, onu zihinsel bir müzeye kaldırıp bir anıta çevirip eleştiriden muaf tutmak değildir!

Bazı adamlar doğduğunda, felçli zihinlerde devasa bir ihtimal filizlenir: Adil bir dünya ihtimali, kendi teknolojisini üreten, kendi medeniyet vaadini ayağa kaldıran sarsılmaz bir duruş... Ve hepsinden öte: "Ben de yapabilirim!" dedirten o haysiyetli şevk.

Erbakan Hoca’nın zihnimize kazıdığı en büyük miras tam da budur.

Bir insanın doğumunu, ölümünden sonra oluşan kalabalıkla okumak mümkün müdür?

Selam doğmadan önce yaşayıp ölmeden önce ölmeye çalışan okuyucum, bugün de iyisin çünkü iyi olmak adetten değil imandandır. Ben zaten anadan doğma savaşçıyım ki bunu ortaokul yıllarımda bizzat kendi sesinden kendi nefesinden kendi beden dilinden tanıdığım adamın gözlerinin üzerimdeki tesirinden de pekiştirerek biliyorum. Bilirsiniz diye düşünüyorum bazı insanlar doğmaz sadece, o bazının da içinde olan çok az insan vardır ki doğumdan öte, kalifiye bir fikrin bir istikametin ve bir davanın dünyaya gelişidir. Onların doğumu da ölümü de gelip geçebilir ama fikirleri inat eder.

29 Ekim 1926'da dünyaya gelen Necmettin Erbakan'ın doğum günü de tam olarak budur ve benim için yalnızca bir tarih değildir.

Çünkü ben Necmettin Erbakan'ı yıllar sonra kitaplardan tanımadım. Videolardan bilgi derlemedim. Fanatizm eşiğinde romantikleştirip kariyerim için kıymetli görmedim.

Daha ortaokul çağlarında, ayda bir özel toplantılarında, farklı çalışmalarının sahne önü ve sahne arkasında bizzat kendisinden dinlediğim derslerle tanıdım.

O yaşlarda belki her cümlenin ağırlığını bugünkü kadar anlayamıyordum. Fakat bazı insanlar vardır; söyledikleri yalnızca kulağınızdan geçmez. Zihninizin bir köşesine yerleşir, yıllar sonra başka bir olayla karşılaştığınızda yeniden ortaya çıkar ve size “Bak, mesele buydu.” der. Erbakan Hoca benim için biraz da böyleydi. Bugün sahip olduğum bazı vizyonların, değerlerin ve dünyaya bakış biçimimin tohumlarını çok erken yaşlarda O’nun anlattığı meselelerin içinde buluyorum.

Bi düşünsene, İnsan dünyayı kaç kere fethedebilir gencecik yaşında o kısacık denk gelişlerin etkisiyle? İnsan kimsenin eline avucuna sığmayan 15’li yaşlarında genci nasıl ondan 60 yıl geriden gelen bir ufkun içinde dinginleşmiş görebilir?

O gün Muhterem okuyucum O gün 2011'di; zihnimin 21. basamağında, vefatına birkaç ay kala tekerlekli sandalyesinde bir dağ gibi duran o adamın huzurundaydım. Herkes nefesini tutmuş O’nu can baş ve gönül kulağıyla dinliyordu. Toplantı bitmiş görünüyordu ama benim hayatımda her şey sanki şimdi bir daha yenilenip yeniden başlayacaktı ve o zamana kadar olmayan “hocamın elini öpmeliyim” hissinin coşku ve kararlılığıyla aniden yerimden kalkıverdim. Salondan ayrılacakken O, toplantı meclisindeki barajları aşıp 84 yıllık bir çileyle şekillenen o sarsılmaz şuur omurgası, fani bedenine sığmayan çelik zihni ve coğrafyaları kuşatan heybetli kubbesiyle zamana meydan okuyan asırlık çınarın elini koruması olan değerli abilerimin nezaretinde öpüverdim. Ve gözlerimin içine baka baka yaptığı duasını zihnine mühürleyen tek genç kadın olmak; bir tesadüf değil, bir vazife devriydi!

İşte o an en salt haliyle anladım: Bedenin tekerlekli sandalyeye mahkûm olması, ruhun mekâna teslim olduğu anlamına gelmiyordu. Son nefesine ramak kala, o hasta haliyle kıtalar ve kuklalar arası bozgunluğa stratejik ıslah mekanizması olan bu adam; konfor alanlarından 'dünya kurtarma' şovu yapanlara verilmiş canlı bir dersti.

O sandalyede otururken bile, ayakta depar atanların varamayacağı hedeflere doğru ilerliyordu ya da O’nun sandalyedeki duruşu, ayakta koşturanların ulaştığı tüm menzillerin ötesindeydi ya da O’nun sandalyedeki sükûneti, diğerlerinin ayaktaki telaşından çok daha derin bir iz bırakıyordu. Sen istediğin cümlemi al kendine aforizma yap Millî d/okuyucum (inşallah).

İNSANIN DOĞUM GÜNÜ BAYRAM OLABİLİR; EĞER İNSAN ÖLÜRKEN DOĞUYORSA.

Bir insanın doğumu ne zaman bayram olur akıllı okuyucum?

Gökyüzüne fırlatılan gürültülü balonlarla, adrenalin sevdalı absürt gösterilerle mi? Geçelim reels kaydırır gibi hızlıca bunları!

Bir adam düşün ki; öldüğünde kıtaları aşan taziye çadırları kuruluyor ve milyonlarca insan onu hiç görmediği hâlde aynı acıda kenetleniyorsa... Ondan sonra binlerce insan ayağa kalkıp en zorlayıcı yolları yürümeye başlıyorsa…İşte o zaman o doğum, sıradan bir takvim yaprağı değil; insanlığın zihnine çakılan kutlu bir mühürdür.

Çünkü bazı adamlar doğduğunda, felçli zihinlerde devasa bir ihtimal filizlenir: Adil bir dünya ihtimali, kendi teknolojisini üreten, kendi medeniyet vaadini ayağa kaldıran sarsılmaz bir duruş... Ve hepsinden öte: "Ben de yapabilirim!" dedirten o haysiyetli şevk.

Erbakan Hoca’nın zihnimize kazıdığı en büyük miras tam da budur:

Dijital mesajlaşma cenderesinde, gruplarının bildirim bombardımanında uyuşup, sosyal medyanın ucuz veya pahalı oyalayıcılarıyla, sosyal medya algoritmaları veya ekran bağımlılığı simülasyonu ile ömür tüketmek yerine eziklik lüksünü elinin tersiyle itip zihnindeki o kadrolu hezimet müfettişlerini rüşvetle değil, tek bir hamlede kapı dışarı etmek!

Neoliberallerin afili jargon cenderesiyle mahallenin tozlu dedikodusu arasında preslenmeyi reddetmek! Sadece ananın babanın helal kaygısı değil; akrabaların vizyonsuzluğu, arkadaş gruplarının dedikodu simülasyonu, modernitenin "şekil yap ama var olma" pazarlaması.

Bir yanda geleneksel kalıpların paslı kelepçesi, diğer yanda "kendini gerçekleştir" adı altında satılan taksitli depresyonlar... Çocukluk travmalarını terapist koltuğunda abonelik sistemine bağlayan, o mağduriyetlerden kendine konforlu kariyerler devşiren mızmız edebiyatı da… "Sosyolojik kimliğim eksik, CV’m yetersiz" diyen fason ezberleri de çöpe atmak!

Ve ananın ak sütü gibi arı, alnının teri gibi berrak olan o helal kavgayı göze alabilmektir; yaşamak!

Erbakan Hoca’nın zihnimize kazıdığı en sarsılmaz miras işte bu haysiyetli başkaldırıdır: bize dayatılan dar sınırları kader zannetmeyen, tekerlekli sandalyede bile dünyayı hizaya getiren ve "Biz yapamayız, elimizden gelen bu, iktidar (muktedir) değiliz gücümüz(paramız) yetmez, insanlar değişti artık, dünya böyle" felcini kökünden yırtıp atan o kendini küçük görmeme ahlakı!

Söyle bana; doğumunda bir milletin istikbalini filizlendiren bir adamın yolunda yürürken, sen hâlâ zihnine örülen bu dar sınırları kader mi zannedeceksin? Hayır!

BİR İNSANIN ARDINDAN KAÇ KİŞİNİN AĞLADIĞINDAN DAHA ÖNEMLİSİ, KAÇ KİŞİNİN ONUN ARDINDAN AYAĞA KALKTIĞIDIR.

Peki, biz neden yapamayalım söylesene?

Bir mütefekkirin, bir liderin, bir gence ikram edebileceği en ulvi şey hazır cevap ambalajları değildir; zihnin konforunu sarsacak o devasa soruları sorma cüretidir!

Bugün geriye dönüp baktığımda o meclislerde aldığım nefesi daha iyi anlıyorum: İnsan, okul sıralarındaki müfredat hapishanelerinde yetişmez. Bazıları sana ezberletilmiş bilgi kırıntıları sunar; bazıları ise zihninde boyutsuz bir idrak meydanı açar. Ve o mimarların kurduğu tek bir cümle, çocukluğunun tozlu rafından süzülüp yetişkinliğinde sarsılmaz bir prensibe dönüşür. Bir ders, hayatını adadığın bir mesleğe; bir fikir, yürümekten vazgeçmediğin o haysiyetli yola evrilir!

Necmettin Erbakan Hoca’yla o genç yaşta kurduğum bağ; hayat haritama çakılan sarsılmaz bir nirengi noktası, gündelik gürültüler içinde gözümü ayırmadığım bir kerteriz, zihnime dayatılan her süslü yalanı vurduğum bir mihenk taşı oldu. Biz o meclislerde sadece teolojik ya da politik dersler dinlemiyorduk. Onlar bu dünyada bir şeyleri değiştirebilecek, başkasının yazdığı sahnede rol kesen birer aktör ya da ipleri başkasının elinde birer kukla değil; bizzat oyunu kuran, kendi hikayesinin senaryosunu yazan ve zamana mahkûm olmak yerine zamana hükmeden birer 'Ebu'l Vakt' olduğumuzu günümüzün 'like' avcısı ucuz popülizm illüzyonlarıyla, kameralara oynayan fason ajitasyon tiratlarıyla, rol kesen kurmaca şovlarla ya da algı operasyonlarıyla değil; duruşlarıyla, adımlarıyla, her halleriyle bize bizzat ispatlıyorlardı. Biz de gözümüzün önündeki bu canlı hakikati görüp kendi potansiyelimize, özümüzdeki o güce ve kendimize inanıyorduk. Ucuz ya da şirin ya da heyheyli söylemlerle değil diyorum Okuyucu! Duruşlarıyla, adımlarıyla, her halleriyle bize bizzat ispatlıyorlardı mertliklerini, cesaretlerini, mü’minliklerini. Biz de gözümüzün önündeki bu canlı hakikati görüp kendi potansiyelimize, özümüzdeki o güce ve salt geçmişimize, vaat olduğumuz yarına inanıyorduk.

Bir nesle devredilecek en büyük mirası soruyorsan bana; yine yeniden diyorum ki işte o, ceplerine doldurulan fason cevaplar değil; fıtratındaki gücü hatırlayan haysiyetli, vakur bir özgüven ve zihnine çakılan o kendini küçük görmeme ahlakıdır!

SARSILMAZ BİR İSTİKAMET İDRAKİ

Necmettin Erbakan Hocam’dan geriye kalan bir diğer en devasa miras ise sarsılmaz bir istikamet idrakidir. “Fırtınalara kapılmayın, yönünüzü kaybetmeyin” haykırışı, konjonktürel bir politik temenni değil; gürültülü denizlerde rotayı sabitleyen bir hayat pusulasıdır!

Çünkü istikamet sahibi bir zihin, esen rüzgâra göre yön değiştiren bir yelkenli gibi savrulmaz; fırtınanın tam ortasında gözünü kerteriz açısına çiviler! Bize işaret edilen o "çelikleşmek" vurgusu, fikirde sertleşme, ruhu donuklaştırıp katılaşmak değildir; inandığı devasa hakikatin ağırlığı altında ezilmeyip o yükü taşıyacak bir şahsiyet omurgası edinmektir.

Ve mesele yalnızca o yükü taşımakla da bitmez. Çelikleşen bir iradeye konforlu seyirci koltukları dar gelir; o irade, canla başla sahaya inmeyi ve o haritayı gerekirse baştan çizmeyi emreder. (İlk yazımı hatırla, tribünden in sahaya.) Çünkü yeni bir dünyanın kurulmasını hülyalı sloganlarla, üç beş toplantıyla, kültür buluşmaları, stk kahvaltılarıyla, seçim barajıyla beklemek başka, o dünyanın temeline taşları koyacak harcı karmak bambaşkadır!

Bugün bize düşen; yönümüzü gündelik gürültülere ve yapıl “mış” gibi çalışmalara kurban etmeden derinleşmek, derinleşirken politik şovlar yerine somut imkânlar üretmektir. İdrak eyle ki; bazı miraslar müze vitrininde seyredilmek için korunmaz; devralınır, sahada sınanır ve yeniden inşa edilir!

Hakiki vefa, mirası bir antika gibi rafa kaldırmak değil, geçmişi olduğu gibi taklit etmek değil; onun sunduğu pusulayı eline alıp bugün yeniden bir dünya kuracak mimar ve oyun kurucu olabilmek, dünün sarsılmaz ilke ve omurgasını alıp, bugünün zemininde yepyeni bir yapı yükseltmektir

DONMUŞ BİR ANIT DEĞİL, CANLI BİR İSTİKAMET

Zira şunun altını da çizmek zorundayız donanımlı okuyucum: Bir insanı sevmek, onu zihinsel bir müzeye kaldırıp bir anıta çevirip eleştiriden muaf tutmak değildir! Aksine, bir lideri dogmalaştırıp dokunulmaz kılmak, onun bıraktığı fikri mirasa yapılabilecek en rafine nezaketsizliktir. Erbakan Hoca’nın dönem şartları içindeki bazı siyasi manevralarını, konjonktürel ittifaklarını ya da reel-politiğin dar koridorlarında aldığı birtakım kararları bugün "değişmez dogmalar" gibi dondurmak; onun "akletme" ve “zamana hükmetme ruhuna” tamamen aykırıdır.

Biz onu bir tabu olarak duvara asmak için değil; onun bıraktığı mihenk taşına kendi adımlarımızı vurarak tartmak için hatırlıyoruz. Hakiki vefa, geçmişin dönemsel taktiklerine körü körüne bağlanmak değil; o günün konjonktürel araçlarıyla ebedi ilkelerini birbirinden ayıracak fikri haysiyeti gösterebilmektir. Çünkü eleştirinin süzgecinden geçmeyen bir miras ancak sergilenen bir müze eşyasına dönüşür; oysa bize lazım olan, bugün yeniden üretilecek canlı bir aksiyondur! İyi anlamalı; Mirası korumak ile mirası dondurmak aynı şey değildir.

Şimdi sana soruyorum sevgili okuyucum; vefatına bir ay kalmış, tekerlekli sandalyeye tutunarak dünyayı yöneten, son hamlesini bile kıtalar ötesine atan bu irade; zihnimizdeki tüm mazeret surlarını bir anda yerle bir edip ufkumuzu yeni bir dünyanın inşasına açan sarsılmaz bir çağrı değil midir?"

Erbakan Hoca'nın bugün bizden isteyeceği en büyük şey de bir sonraki slogan değil, bir sonraki fikir, bir sonraki proje ve bir sonraki eser olurdu, pek tabiî!

O, tekerlekli sandalyesiyle dünyayı dolaşırken biz ayaktaki halimizle kendi odamızda mahsur kalacak değildik ya! Yola çık, şu anayolun başına, seni almaya geliyorum.

Görüşürüz yangına yalnız suyla değil; akılla, fikirle ve biraz da firâsetle koşan okuyucum. Çünkü bazı yangınları itfaiye değil, fikir söndürür. (Sen yine de kovayı unutma.) Ben içtim suyumu, çıktım yola.

Remle Habibe
Maaile Dergisi Ekim 2026 Kapak Dosyası

Kaynak: Milli Gazete