Bugün dünyada değişim ve dönüşümlerin toplumlar üzerinden
gerçekleştiği bir dönemi yaşıyoruz. Batı Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrası
tarihin sonunu ilan ettiğinden bu yana hiçbir şey beklendiği gibi gitmedi.
Toplumlar belirli grupların iktidarlarını sürdürüp çoğunluğun zor şartlarda
yaşadığı bir sistemi artık kabul etmek istemiyor. Sonuç ise alternatif
iddialarla yeni bir düzen kurma çabalarının yavaş yavaş yükselmeye başladığı
isyankâr bir dünya.
Ne diyordu Batı Artık tüm dünyada ideolojilerin sonuna
gelinmişti ve liberal kapitalizm zaferini ilan ederek tarihe son noktayı Batı
dünyası koymuştu. Gerçekten de öyle mi oldu Tabii ki de hayır. Küreselleşme
süreciyle birlikte liberal kapitalizmin tüm dünyaya yayılma hayali yavaş yavaş
gerçekleşiyorken, toplumlar bazı şeylerin farkına vardılar. Bu sistem gerek
farklı toplumlar arasında gerekse de toplumların kendi içlerinde eşitsizlikleri
ve toplumsal yer değiştirmeleri arttırmış, toplumsal parçalanmayı da maksimum
seviyeye çıkarmıştı. Bu durum da bugün içerisinden geçtiğimiz sisteme karşı bir
tepki oluşmasına ve alternatifler aranmasına yol açtı.
Çok sevdiğimiz Avrupa’ya bir bakalım. Uzun bir süredir kendi
içerisindeki krizlerle uğraşan Avrupalılar, birliklerini ayakta tutabilmek için
siyasal bir Avrupa’ya geçiş yapmak gerektiğini söyleyip duruyorlar. Siyasal bir
Avrupa demek, devletin yeniden temel aktör olarak sazı eline alıp piyasaya
müdahale edebilmesi demek. Yani Avrupalılar kendi gelecekleri için şimdiden
liberalizmin temel kurallarına karşı çıkmaya başladılar bile. Bunun en güzel
örneğini Fransız vatandaşı olan Gerard Depardieu’nün Rus vatandaşlığına
geçmesinde gördük. Çünkü artık Avrupa’da devletler düzenleyici rolü üstlenerek
toplumsal eşitsizlikleri giderecek mesajı veriyorlar. Depardieu gibiler ise ya
daha az vergi verebilmek için ya da vergi kaçırabilmek için bu tarz yollara
başvuruyorlar.
Diğer taraftan Latin Amerika’ya bakacak olursak, çoktan
sisteme alternatif girişimlerde bulundular bile. Brezilya, Arjantin,
Venezüella, Bolivya, Kostarika, Küba gibi ülkelerde sistem karşıtı sol eğilimi
siyasal hareketler iktidara gelmekle kalmadılar, yeni bir kıtacılık mantığı ile
kendi geleceklerini kendilerinin belirleyeceklerini deklare ettiler. Bu yolda
NAFTA’ya karşı ALBA, MERCOSUR, UNASUR gibi oluşumlarla ortak pazar kurma yoluna
gittiler. Banco del sur ve Banco del ALBA gibi finans bütünleşmelerine gittiler
ve CNN’e karşı Telesur gibi yayın organları kurdular. Bütün bunları daha iyi
bir dünya kurulabileceğine olan inançlarından dolayı gerçekleştirdiler.
Bir de bugün tek amaçları tek bir İslam devleti haline
gelmek olması gereken ve bu doğrultuda sisteme en fazla karşıt olması gereken
İslam dünyasına bakalım. Bugün İslam Dünyası’nın tek gündemi Arap Baharı
süreci. Biz bu süreçte meydana gelen toplumsal hareketlerin isteklerini küçümsemek
gibi bir tutum içerisine girmek elbette istemiyoruz. Ama galiba süreç
Müslümanların istediği gibi gitmiyor. Nasıl Sovyet devriminin başarısız olması
sonucu tüm dünyadaki sol hareketler ılımlılaştıysa, İran devriminin başarısız
olması ve Arap Baharı süreçleri de İslam dünyasındaki devletleri kapitalizm
karşısında ılımlılaştırmışa benziyor. Bugün tüm dünya liberal kapitalizmden
kurtulmaya çalışmaktayken, İslam dünyası daha da sınırlarını açıyor. (Batı’nın
istediği de bu değil miydi )
Bugün Batı dünyası istediği kadar tarihin sonuna gelindiğini
iddia etsin (eden kaldı mı onu da düşünmek lazım), tarih bu teorik analize
meydan okuyan toplumların alternatif düşünce ve iddiaları ile de ilerliyor.
Bugün liberal kapitalist ideolojinin sahibi ABD’de bile Başkan Obama tıpkı
Fransa’da olduğu gibi zenginlere vergi artırımı düzenlemesine gitmek zorunda
kalıyor. Çok belli ki bazı şeyler değişme ve dönüşme seyrinde. Umuyoruz ki
İslam dünyasındaki toplumsal kıpırdanmalar ihtiyacımız olan gerçek şuuru
yeniden ortaya çıkarmamızda bize yardımcı olur. Bu da toplumsal hareketlerin
yönlendirilen değil, yönlendiren bir karaktere bürünmesiyle mümkündür.