İnsanın tarihi, bir yönüyle de, doğanın tarihidir. Bu tarih insanın deneyimi, görgüsü, bilgisi, keşfedişi, kullandığı alet edevat, ürettiği ve tükettiği yiyecekten tüketime, barınma mekân ve malzemesine varıncaya kadar her şeyi kapsar, onlarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Bu bakımdan, insanın tarihi, aynı zamanda, doğayla mücadelesinin tarihidir. Kutuplarda yaşayan insanın hayatını koruyup sürdürebilmesinin imkân ve şartlarıyla ılıman iklim kuşağında yaşayan insanınki aynı değildir.

Bütün bu ve benzer olgulara rağmen, insan ile doğa ilişkisini belli ölçülerde düzenlemeyi sağlayıcı deneyimler, gözlemler, veriler ve bilgiler de, zaman içinde bir birikim oluşturmuştur. Bu bilgilerin sınıflandırılması gereği “doğa bilimleri” ayrı bir kategori oluşturmuştur. Birtakım doğal olayların gözlemlenmesi, yaşanması gibi durumlar söz konusu bilgi ve bilim alanında yeni arayışlara, incelemelere yönelmeyi sağlamış ve yeni buluşlara, gelişmelere yol açmıştır. Sözgelimi 1756 yılında Lizbon’da meydana gelen şiddetli depremi de göz önünde tutan Fransız yazar Voltaire’in “Candide” adlı eseri, sadece edebi ve eleştirel düzeyde kalmamış, doğa bilimleri alanında bazı gelişmeleri adeta esinlemiştir. Jeolojinin, yani yer biliminin bağımsızlık kazanmasına sanki önayak olmuştur. Aslında yöntemli düşünme ve doğru bilgiye sahip olmanın ilgi alanına öncelikle “doğa”nın (phusis) dâhil edilmesi boşuna değildir.

Birkaç kentimizde adeta toptan yıkıma neden olan, bu kentlerde binlerce insanımızın hayatını olumsuz şekilde etkileyen yer sarsıntısı, deprem, doğanın kendi seyrinde gerçekleşen bir olgu ve olaydır. Bu tür olgular ve olaylar karşısında insan tavrı, bilgi ve bilinç düzeyinde, farklı biçimlerde kendini gösterebilir. Bunu, Allah’ın bir takdiri olarak görüp kendini sorgulaması, nasıl bilincin, eş deyişle, inancın bir tezahürü olarak değerlendirmek mümkünse, aynı zamanda, bilgi ve bilimin gereğine ne ölçüde uyulup uyulmadığını irdelemek de o ölçüde zorunludur.

Somut örnekler olarak, Maraş’ta ‘60’lı yıllarda Kıbrıs Meydanı’ndan itibaren kentin güneye doğru yayılmasına yol açan Hükümet Konağı başta olmak üzere Bahçelievler Mahallesi’nin, daha güneye doğru “Kara Lise” adıyla anılacak olan devasa binanın ve benzerlerinin yapılması, bilincin de, bilginin de gözetilmediğinin göstergeleriydi. Verilen haberlerde yıkımın büyük ölçüde Trabzon Caddesi ve Azerbaycan Bulvarı çevresinde gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Bir başka örnek, ‘70’lerin sonundan ’85 yılına kadar görev yaptığım Adapazarı’dır. O zaman Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Akademisi olan yüksek öğretim kurumu binası kentin kuzey ucunda ovanın ortasındaydı. Çok geçmeden, akademi binasının kuzeyine, bir cami, arkasından resmi görevli kişilerin oluşturduğu bir kooperatifin binaları yapıldı. Ayrıca Çark ve İstasyon caddeleri üzerinde üç dört kata varan apartmanların yapılmaya başladığını görünce, akademide İnşaat Bölümü’nde görevli öğretim elemanı bir arkadaşa endişemi söylediğimde, temellerin sağlam zemine oturtulduğunu ve belli şiddette bir sarsıntıya dayanaklı olduğunu belirten bir cevap almıştım. Ne yazık ki, söz konusu yerlerde yıkımın daha fazla olduğu ortaya çıkmıştı ’99 depreminde.

Yer sarsıntısı olduktan, binalar, mahalleler, köyler, kentler yıkıldıktan, insanlar öldükten, yaralandıktan, evsiz barksız, yiyeceksiz susuz kaldıktan, yollar, köprüler tahrip olup ulaşılamaz olduktan sonra, uyarılar, bilgiler ileri sürülmektedir. Aslında, bilginin gerçek anlamda özümlenmediğinin, bilincin yeter derecede işlevsel sayılmadığının, takdir ile doğanın işletiş yasalarının varlığını ve anlamını gereği ölçüde içselleştirilmediğinin bir göstergesi değil midir bütün bunlar?

Yetki ve karar sahibi olanların tavırlarına bakıldığında, bunu daha acı bir şekilde gözlemliyoruz. Bir yılda binaların yapılacağından tutun da, mizansen olduğu açık, çocuklara para dağıtma hoyratına, “Sessizlik olacak” sözde kabadayılığa kadar ne ararsan var. Ama en basit insani duyarlığın ifadesi olan, “Acıyı bal eyleme” içtenliği, safiyeti, duyarlığı yok!