Geçen haftaki yazımızda Batı karşısında yaşanılan mağlubiyet psikolojinin etkisi ve seküler anlayışın geleneksel İslâmî anlayışı bertaraf etme çabasının bir sonucu olarak İslâm dininin asli delillerine karşı bilinçli bir hamlenin varlığından söz etmiş, Edille-i Şer’iyye-i asliye dediğimiz “dinin delilleri: Kur’an, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha”ya operasyon yapıldığından bahsetmiştik.
İslâm dininin en önemli iki referans kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Bu iki temel kaynaktan sonra gelen İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha ile temel referanslar tamamlanmış olur. “Edille-i Şer’iyye” dediğimiz, “Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha” dinin aslî delilleridir.
Kitaptan kasıt Kur’an-ı Kerim’dir. Sünnet, Kur’an’ı telakki edip, insanlığa tebliğ eden son Peygamber Hz. Muhammed aleyhisselam’ın kavli, fiili ve takrirleridir. İcma-i Ümmet, Ashab-ı Kiram’dan günümüze kadar Kur’an ve Sünnet’ten istihsal (istimbat) edilen dini ilim/hükümlerin, en yetkili âlimlerin (müçtehit) görüşlerinin bir noktada toplanmış hali. Yani ittifak edilen esaslar, hükümler, kurallar takarrür etmiş, değiştirilmesi düşünülmeyecek kadar kesin bilgilerdir. Bunu değiştirmeye kalkışmak bir bid’at hatta ilhad olduğu kesindir. Kıyas-ı Fukaha da dördüncü temel referanstır.
Bu delillerin yok sayılması ve bertaraf edilmesi, ucu Kur’an-ı Kerim’e kadar uzanacak tahrifat girişimlerinin önünü açacaktır. Batılılaşma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan anlayışın Batı’da 16’ncı yüzyılda kilise ve din adamlarının egemenliğine karşı başlatılan “Sola Scriptura”nın üç asır sonra 19’uncu yüzyılda İngiliz sömürgesi Hindistan’da “Kur’aniyyun”, “Ehl-i Kur’an” sloganıyla ortaya çıkması tesadüf değildir. 1858 yılında İngilizlerin Hindistan’ı işgali hengâmında Seyyid Ahmed Han ve Abdullah Çakrâlevî tarafından ortaya atılan ve “Kur’an-ı Kerim dinde kendisine ihtiyaç duyulan her şeyi, her cihetten ayrıntılı olarak beyan etmiştir. O halde sünnete neden ihtiyaç olsun?” anlayışı daha ileri giderek Kur’an’ın manasının açık ve anlaşılır olduğu iddiasıyla O’nu anlamak için “Ne şerhe ne de Muhammed’in O’nu tefsirine ihtiyacı vardır” denilmesi ve “Bize sadece Kur’an yeter” anlayışı, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Kur’an’ı tebyin (açıklama), pratik hayatta uygulama ve bize aktarma görevini yok sayarak Kur’an’ı bağlamından kopartmaktır. Bu anlayış, 15 asırlık İslâm anlayışına darbe vurmaktadır.
“Bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’ın ne şerhe ne de Muhammed’in O’nu tefsirine ihtiyacı vardır anlayışı” ile varılmak istenen hedef “Kıyas-ı Fukaha, İcma-i Ümmet ve Sünnet-i Seniyye” delillerini ortadan kaldırarak Kur’an-ı Kerim’i herkesin kafasına ve kendi dar anlayışına göre anlamasıdır, Kur’an’ı tahrife açık hale getirmektir; İslâm dinine yapılacak en büyük kötülüktür.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’i açıklama yetkisini yok sayarak, Kur’an-ı Kerim’i kendi şâz görüşleriyle yorumlamanın önünü açmaktaki en temel hedef, Kur’an’a istediği gibi mana verebilmektir. Dinin aslî delilleri tahrif edildiğinden bu ifsadı düzeltecek otorite kalmayacaktır. Yani Sünnet-i Seniyye bertaraf edildikten sonra yanlışla doğru arasındaki fark muallâk hale gelecektir. Böylece milyonlarca Kur’an yorumu ortaya çıkacaktır ki, Kur’an-ı Kerim’i asıl tahrif budur.