Çözüm Değil Sorun Üreten Anlayış

Abone Ol

Y ÖK Genel Kurulu geçtiğimiz yıl üniversite sınavında uygulanan puan barajını kaldırma kararı aldı. Bu karar alınmadan önce 2008 yılından sonra üniversitelerin öğrenci kontenjanlarının artırılması, plansız şekilde çok sayıda üniversite/fakülte/bölüm açılmasının sonucu olarak üniversitelerde öğrenci sayısının artması ve öğrenci niteliğinin düşmesi ile sonuçlanmıştı. Puan barajının kaldırılması kararı ile birlikte hâlihazırda Avrupa’da nüfus başına en yüksek üniversite öğrencisi oranına sahip ülke konumunda olan ülkemizde bölümlerin kontenjanları doldu ve öğrenci sayısı iyice arttı. Buna bağlı olarak yükseköğrenimde öğrenci ve eğitim kalitesi iyice düşürülmüş oldu. Öyle ki eksi netle önemli bölümlere öğrenci olarak kaydolan birçok kişi üniversite öğrencisi olarak eğitim almaya başladı. Sadece eğitim fakülteleri, mühendislik fakültelerinin bölümleri vb. alanlarda puan sınırlaması devam ettirildiği için belirli bir puanın altında kalanlar sınırlama olan bölümlere yerleşemedi. Diğer bölümlerde ise öğrenci çok düşük notlarda kalsa dahi üniversite eğitimi almaya başladı. Bu karar yükseköğrenimde kaliteyi oldukça düşürmüşken ve eğitimde kaliteyi düşürmek adına daha fazla olumsuz adım atılamaz diye düşünülürken YÖK yeni bir karara imza atarak eğitim fakülteleri dışında öğretmen olunabilen alanlarda pedagojik formasyon dersinin lisans düzeyinde seçmeli ders olarak alınabilmesine izin verdi. Bu kararla barajın kalkması ile birlikte eksi netle eğitim veren birçok fakülte mezununun öğretmen olabilmesinin önü açılmış oldu.

Plansız bir şekilde ihtiyaç fazlası olarak neredeyse her üniversitede eğitim fakülteleri açılmışken, atanamayan eğitim fakültesi mezunu on binlerce öğretmen adayı varken atılması gereken adım; eğitim fakülteleri dışındaki öğretmen olunabilen bölümler için kurslarla verilen pedagojik formasyonu lisans düzeyinde yaygınlaştırmak değil, ihtiyaç dışı alanlar için eğitim fakültesi dışında pedagojik formasyon kursları ve eğitimlerinin kabul edilmemesini sağlamaktı. Ancak aksi bir adım atıldı. Gelinen noktada gelecek nesillerin eğitimi açısından zaten olumsuz olan koşulların daha da kötü bir hale gelmesi riski ile karşı karşıyayız. Öğretmenliğe yatkınlığı olmayan, öğretmenlikle ilgili çalakalem formasyon eğitimi dışında bilgi ve birikimi olmayan insanların öğretmenlikle ilgili hiçbir şey ölçmeyen KPSS’den belirli bir düzey not alarak öğretmen olması durumu nesillerimizin eğitimi ile ilgili kaygıyı daha da artıracak bir adım olacaktır. Halihazırda da fen edebiyat fakülteleri başta olmak üzere belirli bölüm mezunlarının pedagojik formasyon eğitimi alarak öğretmen olmasının mümkün olduğunu elbette biliyoruz. Ancak bu karar bunca atanamayan öğretmen adayının olduğu ülkemizde daha fazla bölüm mezununun öğretmen adayı olabilmesinin önünü açarak hem niteliği düşürecek hem de atanamayan öğretmen problemini daha da büyütecektir.

Sadece eğitim fakülteleri, mühendislik fakültelerinin bölümleri vb. alanlarda puan sınırlaması devam ettirildiği için belirli bir puanın altında kalanlar sınırlama olan bölümlere yerleşemedi.

Hülasa; ülkede eğitimin kalitesini yükseltme kaygısı gütmesi gerekenler ne yazık ki popülizm adına eğitimde niteliği düşürecek ne kadar akıl almaz adım varsa atmaya devam ediyorlar. Bir toplumu topyekûn iflas ettirmenin yolunun o tolumu eğitim alanında geri bırakmak olduğu bütün büyük mütefekkirlerin üzerinde ittifak ettiği bir konudur. Bu bağlamda değerlendirilirse eğitim alanında popülizm adına sürekli kaliteyi düşüren, geri gitmemize neden olan adımları atanların amaçları nedir, bu ülkenin evlatlarının geleceğini hangi amaçla, kimlerin yönlendirmeleri ile karartmaya çalışıyorlar anlamakta zorlanıyorum. Allah akıbetimizi hayretsin.

İki hafta bu köşede yer alan “Asgari düzeyde yaşayanlar ülkesi” başlıklı yazıda, ülkede ücretli kesimin toplam hâsıladan aldığı payın hızla azaldığına vurgu yapmış, asgari ücretle çalışan oranının ülkemizde çok yüksek olduğunu ifade etmiştim.

Söz konusu yazıda ayrıca asgari ücretin üstünde çalışanların da genel ücret seviyesinin bilinçli olarak asgari ücret seviyesine yaklaştırıldığını, dolayısıyla da ülkede orta direk diye ifade edilen orta gelir grubunun her geçen gün daraldığını ifade etmiştim. Sene başında asgari ücreti %54,66 oranında artıran hükümet geçtiğimiz hafta başında memur maaş zam oranını önce %25 olarak açıkladı, sonra %5 daha eklenerek memur maaş zammı %30’a çıkarıldı. Sonuç yine bizi haklı çıkardı. Ülkeyi yönetenler TÜİK tarafından açıklanan tartışmalı enflasyon oranlarının çok altında bir artışla bilinçli bir şekilde çalışanların genel ücret seviyesini asgari ücret seviyesine doğru indirme politikasına devam etmektedir. Ülke yönetiminin ne kadar basit bir mantıkla yürütüldüğünü anlatmak amacıyla zam oranının açıklandığı süreçte arkadaşlarımızla aramızda yaşanan bir diyalogu paylaşmak istiyorum. Zam oranının %25 olarak açıklanmasından sonra mesaj gruplarında tepkiler konuşulurken bendeniz arkadaşlara, “Merak etmeyin zam oranı %5 oranında artırılır. Sonra yetkili sendika amacımıza ulaştık der, mesele biter” diye yazdım. Ben bunları yazdıktan 15 dakika sonra zam oranı %30’a çıkarıldı ve her şey yazdığımız gibi gelişti.

İktidar ülkeyi genel olarak öyle bir mantıkla yönetiyor ki ekonomiyi ve siyaseti biraz takip eden, popülist yaklaşımla kahraman üretme arayışını bilen herkes zam artışında bu senaryonun gerçekleşeceğini tahmin edebilirdi. Böyle bir mantıkla yönetilen ve atılan her adımın çözüm olmak yerine problemi büyüttüğü bir ülkenin her alanda problem yumağına dönüşmesi kaçınılmazdır...