Birkaç gündür gündemde olan bir konu dikkat çekiyor…
Bir milletvekilinin eşine alınan “fakirlik belgesi” tartışılıyor.
İlk başta insan inanmak istemiyor.
“Herhalde eksik bilgi vardır” diyorsunuz.
Ama ardından haberler geliyor…
Açıklamalar geliyor…
Savunmalar geliyor…
Ve insan sonunda dönüp şu cümleyi kuruyor:
Ne memlekette yaşıyoruz yahu…
Çeyrek asırlık iktidar,
zenginlere bile fakirlik belgesi vermeyi başardı.
Bakınız…
Bu ülkede gerçekten fakir insanlar var.
Sabah işe giderken cebindeki parayı hesaplayan insanlar var.
Kasada ürün geri bırakan anneler var.
Emekli maaşıyla hem kirayı hem mutfak masrafını yetiştirmeye çalışan insanlar var.
Üniversite kazandığı hâlde başka şehirde okuyamadığı için hayalinden vazgeçen gençler var.
Yani bu ülkede fakirlik artık bir istatistik değil…
Hayatın gerçeği olmuş durumda.
Hal böyleyken,
makam sahibi insanların “fakirlik belgesi” haberleriyle gündeme gelmesi,
toplum vicdanını derinden yaralıyor.
Çünkü vatandaş şunu düşünüyor:
“Madem bunlar fakirse…
Biz neyiz?”
İşte mesele tam da burada kopuyor.
Çünkü artık milletin yaşadığı hayat ile ekranlarda anlatılan Türkiye arasında büyük bir uçurum oluştu.
Televizyonlarda sürekli başarı hikâyeleri anlatılıyor.
Ama sokakta insanlar geçim savaşı veriyor.
Ekranlarda “ekonomi büyüyor” deniliyor…
Vatandaş küçülüyor.
Birileri hâlâ pembe tablolar çiziyor…
Ama millet pazarda domatesi tane hesabıyla alıyor.
Ve sonra dönüp millete sabır tavsiye ediliyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Sabrede sabrede bu milletin ömrü geçti…
Peki bütün bu fedakârlıkların sonunda ortaya çıkan tablo neden böyle?
Bakın…
Eskiden fakirlik gizlenmeye çalışılırdı.
Şimdi neredeyse belgeye bağlanmış durumda.
Asıl acı olan ise şudur:
Gerçekten yardıma muhtaç insanlar bazen destek bulamazken,
toplumun gözünün önündeki bazı isimlerin böyle tartışmalarla gündeme gelmesi,
adalet duygusunu zedeliyor.
Çünkü vatandaş sadece ekmeğe değil,
eşitliğe de bakıyor.
“Kanun herkese aynı mı uygulanıyor?”
sorusunu soruyor.
Ve bu soru çoğaldıkça,
siyasete olan güven azalıyor.
Oysa siyasetçinin en büyük gücü makamı değil,
inandırıcılığıdır.
İnsanlar artık nutuk değil,
örnek görmek istiyor.
Tasarruf çağrısı yapanların önce kendilerine bakmasını istiyor.
“Milletin içindeyiz” diyenlerin gerçekten millet gibi yaşayıp yaşamadığını görmek istiyor.
Bakınız…
İnsan ister istemez başka soruları da düşünüyor.
Eğer devlete daha az vergi ödemek için böyle yollar bulunabiliyorsa…
Ve bir milletvekili eşine “fakirlik belgesi” aldırabilecek kadar bunu normal görebiliyorsa…
İnsan ister istemez şunu soruyor:
Acaba bu ülkede buna benzer daha kaç yöntem kullanıldı?
Kaç kişi ya da kaç kurum yıllardır farklı yollarla vergiden kaçtı?
Çünkü ortada sıradan bir vatandaş değil,
devleti yöneten kadroların içinden çıkan bir görüntü var.
İnsan düşünmeden edemiyor:
Eğer toplumda ve sistemin içinde böyle örnekler hiç görülmemiş olsaydı,
bir milletvekili bu kadar rahat davranabilir miydi?
Demek ki bazı şeyler zamanla olağanlaşmış…
Bazı işler “nasıl olsa kimse sorgulamaz” rahatlığıyla yapılabilir hâle gelmiş.
Vatandaşın canını sıkan da tam olarak budur işte.
Çünkü maaşlı çalışan vergisini kaynağında ödüyor.
Esnaf denetleniyor.
Emeklinin alacağı ortada.
Ama güçlü ve imkân sahibi insanların farklı yollarla avantaj elde ettiği görüntüsü oluştuğu anda,
toplumun adalet duygusu yara alıyor.
Ve genelde bu tür meselelerin gerçek boyutu,
iktidarlar değiştikten sonra daha net ortaya çıkar.
O zaman insanlar dönüp geriye bakar ve der ki:
“Demek yıllardır konuşulan bazı şeyler boşuna değilmiş…”
Çünkü bu millet yokluğu bilir.
Çileyi de bilir.
Ama en çok da çifte standarda kırılır.
Ve kusura bakılmasın ama…
Çeyrek asırdır ülkeyi yönetenler artık her olayı “algı operasyonu” diyerek geçiştiremez.
Bugün yaşanan ekonomik tablo da,
toplumdaki güven kaybı da,
adalet tartışmaları da artık günlük polemik değil;
yılların biriktirdiği sonuçlardır.
Çünkü bir ülkede insanlar,
“zenginlere bile fakirlik belgesi veriliyor” diye konuşmaya başlamışsa,
orada mesele sadece ekonomi değildir.
Orada sistemin adalet terazisine olan güveni sarsılmış demektir.