Eskiden babam ve amcamlar aynı yerde otururduk. Aile

dediğimiz zaman sadece anne ve babamız değil, amcalarımız, yengelerimiz,

halalarımız ve onların çocuklarından oluşan 50 ile 100 kişi arasında bireyler

çerçevelerdi zihnimizi. Bayramlar kalabalıktı, düğünler kalabalıktı, cenazeler

kalabalıktı. Sevinçler ve üzüntüler beraberce paylaşılır, paylaştıkça sevinçler

çoğalır, paylaştıkça üzüntüler azalırdı.

Bir toplumu parçalamanın en önemli yollarından biri de

yalnızlaştırılmış bireyler oluşturmaktan geçer. Eğer bir toplumu bölmek,

parçalamak istiyorsanız ilk önce büyük toplulukları bitirerek bireye

indirgemeli ve bireyi yalnızlaştırmalısınız. Bu durum, sanayi toplumunda kibrit

kutusuna sığdırılmış evlerde yaşayan aile bireyleri açısından seçimden öte bir

zorunluluk haline gelirken, küfür milletlerinin sosyal projesi olarak da İslam

ümmeti üzerinde devam etmekte.

Bir ev almaya çıkın ve bakın. Alacağınız evde anne-baba için

yatak odası, çocuk odası, oturma odası ve biraz geniş ev alıyorsanız misafir

odası bulunmaktadır. Neden evlerimizde büyüklerimize ait odalar yapılmaz.

Amerika da yapılan bir araştırmada nine-dede elinde yetişen çocukların

psikolojik açıdan en sağlıklı çocuklar olduğu sonucuna ulaşılmış.

Rabbimiz bize her an nimetlerini karşılıksız ve sınırsız

sayıda vermekte. Rabbimizin en çok önemsediği hususlardan biri de vefadır. Bir

ömür karşılıksız faydalandığımız büyüklerimizi bencilliklerimize kurban

etmemeliyiz. Artık toplumumuzda büyüklere saygı dibe durmuş durumda. Burada

sadece büyüklere kötülük söz konusu değil. Aynı kötülüğü ve daha fazlasını

küçüklere ve gelecek nesillere yapıyoruz. Kreş, bakım evi veya bakıcı elinde

yetişen çocukların gelenekle bağlantısı kopuyor. Bir süre sonra kendi

çocuklarımıza yabancılaştığımızı üzülerek ve elimizden bir şey gelmeden

müşahede ediyoruz.

Geniş aile birçok noktada sorunlarımızı çözebilecek en

güvenilir mekân olmaktan öte, teyze, hala, amca, dayı, nine, dede gibi

büyüklerin kadim geleneğin özlerini yeni nesillere aktaran en önemli

araçlardır. Günümüz insanı bilgi toplumu olmaya özendiriliyor. Hikmet olmadan

bilgi eşeğin yüklendiği kitaplara benzer. Nitekim hikmetten yoksun bilgi

toplumunun dünyayı nasıl bir kan gölüne çevirdiğini ibretle izliyoruz. Yaşlı

ninelerimiz ve dedelerimiz bugünün bilgi toplumuna göre çok şey bilmezler,

ancak onlarda kadim bilgilerin özü vardır, bakışlarında ve sözlerinde hikmetler

bulunur. Bazen bir büyüğünüz bir laf eder de bir ömür unutamazsınız.

Birçoğumuz ilk dini bilgilerimizi, gelenek ve

göreneklerimizi, adabı muaşereti büyüklerimizden öğrenmişizdir. Özellikle

nineler ve dedeler, bizler için pahası biçilmez cevherler niteliğindedir.

Çekirdek aile bireyleri yalnızlaştırmakta, kökünden ve dininden uzak nesiller

ortaya çıkarmaktadır. Türkiye de insanların her geçen gün bireyselleştiğini,

bireyselleşmenin sonucu olarak da bencilleştiğini görüyoruz.  Çağımızın stresi ve geçim sıkıntısı insanları

ezip geçmektedir. Korkarım bu gidişle çok ciddi bir toplumsal bunalım kapımızda

bizi bekleyecek. Ancak o zaman kaybedilen geleneklerin geriye getirilmesi de

mümkün olmayacak.

Bu günlerde beş çocuk sahibi bir annenin huzurevinde son

nefesini verdiğini yüreğim titreyerek öğrendim. Çocukların hepsi Ankara da ve bir

anne en trajik anında son nefesini bir huzur evindeki odasında yalnız vaziyette

verdi. Habersiz bir anda ölmedi, hastaydı ve ölümü bekleniyordu. Buna rağmen

yalnızdı. Acaba o anne en trajik anı olan dünya değiştirme esnasında ömrünü

verdiği çocuğunun elinden tutup güç almak istemez miydi Biraz daha şaşırtayım

sizleri, bu çocukların hepsi muhafazakâr ve dinine düşkün (!) insanlar. Sözün

sükûta uğradığı nokta burası olsa gerek.