Özgürlük, hukuk, demokrasi; insan, toplum ve devlet olgularıyla derin bir ilişki içinde olagelmişlerdir ama tarihî süreçte ilişkiler aynı zamanda ortaya çıkıp aynı amaç ve işlevi üstlenmişlerdir, denilemez. Kaynak itibariyle de özgürlük, hukuk, demokrasi ilişkisinin aynılığından söz edilemez. Ayrıca tarihi süreç içinde bu üçünün amaç ve işlev kazanmaları tamamen farklı dönemlerle bağlantılıdır. Düşünce tarihinde temel bir sorun, dolayısıyla düşüncenin başat konusu haline gelmeleri, zaman bakımından izafidir, değişkenlik gösterirler. Söz gelimi tarihin eski dönemlerinden itibaren, mahiyeti ve niteliği bir hayli değişkenlik gösterse de ve farklı kelimelerle ifade edilse de "hukuk" daima varolagelmiştir. Demokrasi nitelendirmesine başvurulmadan, çoğunlukla da kavram haline dönüştürülmeden, toplumun varolduğu her zaman diliminde toplumun yönetimi, dolayısıyla toplumda iktidarın kime ait olduğu, kimler tarafından nasıl kullanılacağı temel bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Oysa devlet olgusunun tarihi insanlğın çok eski dönemlerine kadar götürülebilir.

Özgürlüğe gelince, bir sorun olarak ortaya konulması yeni çağlarda, yaklaşık 15. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bir sorun olarak özgürlüğün anlaşılmasında, insan varlığının ne olduğu ve nasıl olması gerektiğinin düşencenin bir sorunu halinde ele alınmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Mesela en eski uygarlıklar olan Sümer, Babil, Mısır, Hint, Çin de hukuktan, iktidar veya yönetimden sözetmek mümkündür, ama özgürlük böyle değildir. Bu, o uygarlıkların insanları hep özgürlükten yoksun varlıklar biçiminde kavradığı anlamına gelmez. Kaldı ki özgürlük, öncelikli olarak toplumsal ve tarihsel bir gerçeklikten çok, zihni, bilince ait ve değer ile bağlantılı bir olgudur. Sözgelimi eski Yunanistan da, mesela Atina site devletindeki vatandaşın kamu işlerine duyarlı olması ve katılması kendiliğinden "özgürlük"tü. Kamu işlerinin ne olduğu, nasıl yürütüleceği Atina site-devletinde farklı, İsparta site-devletindeyse bütünüyle farklıydı. Fakat her halûkarda özgürlük, düşüncenin temel bir sorunu değildi. Dahası insan birey olarak değil, yaşadığı site topluluğu (toplum değil)nun ayrılmaz bir parçasıydı ve site topluluğuna rağmen özgürlük asla bahse konu edilemezdi.

Günümüzde, özellikle son onlu yıllarda ülkemizde özgürlük, hukuk (biraz da kerhen ifade edilse de) ve demokrasi, "lâzım-ı gayr-i müfârık" (onsuz olmayan, birbirinden kesinkes ayrılamaz) şeyler, olgular olarak anlaşılmaktadır. Tedirgin edici olanı da aynı anlamı içerir izlenimi veren tarzda, çoğunlukla birbirinin yerine ikame edilerek kullanılabilmeleridir.

Kuşkusuz özgürlük, hukuk ve demokrasi arasında mantıki olarak kurulan ve geliştirilen bağ, büyük ölçüde 20. yüzyıl zihniyetine aittir. Ancak bu kavramlarla ilgili  düşünceler geçmiş yüzyıllarda ileri sürülmüş, tartışılmış, o yüzyılların zihniyetinde belli bir değer yargısına dönüştürülmüştür. İçerikleri, anlaşılışları, işlevleri ve konumları o yüzyıllarda farklı, 20. yüzyılda ise bütünüyle farklıdır. Mesela Osmanlı imparatorluğu nda hukuk, etkinliği, konumu ve değeri itibariyle " lâzım-ı gayr-i müfârık" bir olgudur ve yöneldiği amaç adaletti. Bireyin özgürlüğü adaletin içeriğinde saklıydı ama bunun bir özgürlük sorunu tarzında düşünülmesi sözkonusu değildi. Hatta II. Meşrutiyet, başat özelliği olarak "hürriyetin ilanı" nitelendirmesine konu edilmiş olsa bile, düşünce dünyamıza bir sorun olarak girmeye başladığı 1960 sonrası ve 1961 Anayasasının yol açtığı anlamında bir özgürlük algılamasından elbette sözedilemiyecektir. Keza, Filadelfiya Konferansı vesilesiyle, dönemin cumhurbaşkanı İnönü nün 1945 Temmuz unda yaptığı bir konuşmada siyasi partilerden ve dolayısıyla demokrasiden bahsetmesine kadar geçen sürede yeni rejimin yani Cumhuriyet in temel ve başat sorunu demokrasi değildi. Bundan söz edilmesi, uygulamaya geçirilme niyeti taşınması, ancak zihni bir sorgulama özelliği taşır, daha fazlası değil. Bu ve benzeri durumlar bir nakise midir Tarihsel olayları ve süreçleri irdelerken, kaçınılmaz olarak içinde bulunduğumuz dönemin zihniyetiyle, bir bakıma tarihi yeniden kurgular ve değerlendiririz. Tarih ise, herhangi bir doğa bilimi gibi çalışmaz, üstelik doğa bilimlerine de mensup değildir. Dolayısıyla tarih, aynı zamanda diğer beşeri bilimler (hukuk, siyaset, sosyoloji, antropoloji, psikoloji vb.) de belli ölçülerde öznelliği kullanırlar.

Özetle özgürlük, hukuk ve demokrasi, düşünce dünyamızda artan oranda geniş bir kullanım, tartışma ve kavrama çabasına konu edilmekle birlikte, bunların çoğunlukla işlevsel amaçlı ele alındığı gözlemlenmektedir.  Düşünce boyutu yeterince önemsenmediğinden, işlevsel amaçlı ele alınması bir başka yönden yıkıcı niteliğe bürünmelerine yol açmaktadır. Mesela siyaset alanında bugün demokrasi, işlevsel amaçlı kullanılmak istenmesi nedeniyle otoriteryanlığa koşut bir seyir izlemektedir. Tezahürleri iktisadi alandan taşıp hukuk, kültür, din, düşünce ve sanat alanlarına nüfuz etmek amacıyla etkin sirayete yönelmiştir.

Bunların mutlaka tartışılması gerekiyor.