Her alanda olduğu gibi ülkemizde ekonomi üzerine değerlendirmelerde de bir birine zıt görüşlerin çatışması yaşanıyor. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun çıkıp, "Dış ticaret açığı abartıldığı gibi değil" derken aynı gün bir başka gazetede iki uzmanın yaptığı açıklamalar yer alıyordu. Ve bu açıklamalar hiç de iç açıcı olmadığı gibi ekonomide tehlike ile yüz yüze olduğumuza dikkat çekiliyordu.

Birleşmiş Milletler Kalkınma ve Ticaret Örgütü eski baş ekonomisti Prof. Dr. Yılmaz Akyüz , "Milli gelirin yüzde 6-7 sine varan bir cari açık, bunun iki katı dış ticaret açığı uzun süre taşınamaz" derken yine aynı gün bir başka haberde Kemal Derviş gelir dağılımındaki eşitsizliğe dikkat çekerek, "Ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz" diyordu. Gerçi bugün yaşanan gelir dağılımındaki adaletsizlikte Kemal Derviş in payı olduğu bir vakıa olmakla birlikte ekonominin iyi yolda olmadığı da kesin.

Bu iki farklı değerlendirmeden sonra toplumun bunlardan hangisine inanması gerektiği de ayrı bir konu. Toplumun hangisine inanıp inanmaması tabi ki, ekonomideki gidişatı değiştirmez ama, gerçeği bilmek gibi bir hakkı olmalıdır. Netice itibariyle ekonomide ortaya çıkacak sarsıntı genelde toplumun büyük bir bölümünü oluşturan dar gelirlileri ilgilendirdiğini ve vurduğunu biliyoruz. Özellikle de ülkemizde yaşanan gelir dağılımındaki dengesizlik sabit ve dar gelirlilere hayatı çekilmez hale getiriyor.

Sözü uzatmanın anlamı yok. Son bir yıldaki cari açığın 32 milyar 600 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Dış ticaret açığı da yaklaşık bunun iki katı olarak ifade ediliyor. Dış ticaret açığı ile ilgili rakamı bir kenara bırakarak cari açık üzerinde duracak olursak bu 32.5 milyar dolar açığın bir şeylerle kapatılması gerekiyor ki ekonomi raydan çıkmasın, büyük bir kriz patlak vermesin.

Peki nasıl kapatılacak bu 32.5 milyar dolar cari açık

Birincisi borçlanmaya devam edilecek. İkincisi 4 yıldan beri olduğu gibi yabancılara sürekli olarak bir şeyler satılacak. Bir üçüncü ve en sağlıklı yol ise üretimi artırmak, bunun sonucu ihracatı artırarak dış ticaret açığını azaltmaktır. Dış ticaret açığının azalması cari açığın da azalması anlamına gelecektir.

Bu üç şıktan ilk ikisi ülkenin geleceği açısından büyük tehlike arz ediyor. Borçlanmayı sürdürmek demek borçlanılan uluslararası para kuruluşları ile ülkelere karşı bağımsızlığımızı yitirmemiz, her istenen tavizi vermek mecburiyetinde kalmamız anlamına geliyor. İkincisi ise ne varsa satarak nereye varılabilir Sürekli olarak bir şeyleri satıyor olmamız ülkenin yabancı sermaye tarafından işgali anlamına gelmez mi Böyle bir ekonomik işgali ülkeyi yönetenler tehlike olarak görmüyorlar mı

Üretimin artırılması ise yatırımla olacaktır. Bu ya yerli sermeye ya da yabancı sermaye ile gerçekleşir. Yabancı sermaye eğer bizim belirlediğimiz şartlar dahilinde geliyor ve yatırım yapıyorsa bunda fazlaca korkulacak bir yön olmayabilir. Ama, gelen yabancı sermaye doğrudan doğruya bankacılık ve diğer finans sektörlerine giriyor, hiçbir yatırım yapmadan ve üretime katkıda bulunmadan yüksek kârlar elde edip gidiyorsa o yabancı sermayenin gelmesinden çok gelmemesinde yarar vardır.

Biz de isteriz elbette ülkemizde bir ekonomik kriz olmasın, gelir dağılımındaki eşitsizlik mümkün olduğunca giderilsin. Ama, uygulanan politikalar bunun hep aksini ortaya koyuyor. Sabit ve dar gelirlilere sürekli olarak kemer sıkması tavsiye edilirken oturduğu yerden ve hiçbir yatırım yapmadan devlete borç vererek para kazananlar ülkenin tüm imkanlarını emip bitiriyorlar. Böyle bir ortamda "Açık abartıldığı gibi değil" diyerek işin içinden çıkmak mümkün olabilir mi Alınmış olan borçların faizlerini ödeme günü geldiğinde yeni borç buluyor olmak ekonominin iyi yolda olduğunu mu gösterir Böyle bir mantık sağlıklı olabilir mi

Elbette felaket tellallığı yapmayalım, muhalefet etmek için konuşmayalım ve yazmayalım ama, milletin gözünün içine baka baka yalan söylemeyelim, kandırmayalım.