Çocuklar küçük yaştan itibaren ayrı odalara, ayrı
bilgisayara, ayrı çalışma ortamına ve dolayısıyla ayrıştırılmış ve ben odaklı
bir yaşam tarzına yönlendiriliyor.
Bugünün çocukları her şeye sahip olmak istiyor fakat sahip olduklarını kimse
ile paylaşmak istemiyorlar. Eskiden bir çocuk sofraya kardeşleriyle birlikte
oturur aynı tabaktan ve payına düşen kadarını yerdi. Çocuk burada bir arada
yaşamayı, paylaşmayı ve başkalarının haklarına riayet etmeyi öğrenirdi. Çocuk
yemeğe oturmadan önce ellerini yıkar, sofraya anne babaları ile beraber oturur,
yemeğe önce onların başlaması için bekler, anne baba kalkmadan çocuklar
kalmazlardı. Yemekten sonra da dua okunur ve sohbete başlanırdı. Baba
çocuklarına o gün içinde neler yaptıklarını sorar onlarla latifeleşir ve
çocukları ile hemhal olurdu.
Çocuklar büyük anne ve büyük babanın yemeğinin
hazırlanmasında annelerine yardımcı olur ve onların gönlünü alırlardı. Evin
erkek çocuğu dedelerin önüne oturur ve onların geçmiş hikâyelerini dinlerdi.
Büyüğün elbisesini küçük giyer ve bundan hiç gocunmazdı.
Evin eşyaları ortak kullanıma açıktı. Bireysel eşyalara pek yer verilmezdi.
Yani çocuk biz duygusunu aile içinde öğrenir, yaşar, topluma çıktığında da bu
doğrultuda davranırdı. Bu çocuklar, toplumla ve aile ile sürekli alış veriş
içinde olduklarından mutlu ve huzurluydular. Toplum da bu yaşam tarzından
müteşekkildir. Dolayısıyla o zamanlar, dünyevileşmenin yeterince yıpratamadığı
bir aile yapısına sahiptik. Ama artık bu yaşanmışlıklar birer hatıra olarak
anlatılıyor. Günümüz çocukları ben odaklı bir hayata kurgulanmış vaziyette. Bu
çocuklar bütün ilgisini kendi istek ve arzularına yönelttiğinden bir başkasına
odaklanamıyor onun iç dünyasına dokunamıyor. Bugünün ç ocukları dedelerinin
konuşmalarını alaya alıyor ve anlatılanlarda kendilerine bir yer bulamıyorlar.
Aile bireyleri duygusal olarak kopmuş, aynı mekânda ayrı
ayrı yaşam alanları oluşmuş ve bu ayrışmışlık mutsuzluk ve umutsuzluk olarak
bütün aile bireylerini etki altına alıyor.
Bugünün çocukları bireysel mahzenlerde esaret hayatı
yaşıyorlar. Sadece kendi yörüngesinde hareket eden bu çocuklar, kardeşlik
duygusunu bilmiyor ve yaşayamıyorlar. Çünkü kardeşlik paylaşmayı ve biz ruhu
ile hareket etmeyi gerektirir. Bütün bu manevi zenginliklerden yoksun kalan
çocuklar sahip olduklarından dolayı mutlu olamadıkları gibi kardeşlerinin
elindekine de göz dikiyorlar. Ayrıştırılmış, koparılmış bir “ben” topluluğu var fakat bir “biz” duygusu
oluşturulamamış. Oysa birlerden oluşan “biz” bir deste eder. Bir deste bir aileyi
temsil eder. Bunu yıkmak parçalamak da o kadar kolay değildir.
Ben olmadan biz olamayız. Bu nedenle benlik duygusunu biz
olgusuna dönüştürebilmiş bir toplum projesi oluşturmaya mecburuz…