Göç, güç iştir. Yeni bir başlangıç ve yeniden bir kimlik demektir. Bugün insanların göç haritasını çıkarsak göç veren coğrafyalar ile göç alan coğrafyalar ve geçiş yollarını çeşitli renklerle renklendirsek elbette belli başlı yerler rengârenk olur. Okların belli bir yöne doğru yoğunlaştığını görebiliriz. Elbette her gidişin, her kalışın ayrı bir nedeni ve ayrı bir hikâyesi var. Ancak gittikten sonraki var olma mücadelesinin hikâyesi neredeyse küçük farklarla beraber hep aynı. Adı üstünde var olmak, kendini kabul ettirmek bir de kimliğinle olduğun gibi kabul görmek işte bütün bu zorlukları göze alarak bir var olma mücadelesine girişmek oldukça meşaggatli ve güç bir iştir.
Kendini yeni bir dilin, yeni bir kültürün ve yeni bir adalet anlayışının içerisinde bir yer edinme mücadelesi ile geçen zaman elde edilen mesafelere rağmen hep bir diken sırtı yer gibi gelip o ürkeklik ayaklarına yapışıyor. Tamam, artık ben aitim dediğin anda bile bir azınlık olmanın vermiş olduğu bir ürkeklikten bahsediyorum. İster kamuda belli bir yere kadar gelmiş ol, istersen de ticaretin ile bir mesafe almış ol, hep o tamamlanamama hali ile karşı karşıya kalırsın. Dünya’nın bir yerinde olup biten bir olayın bile intikamını almak için yanıp tutuşan ırkçı Vandalların ilk hedefi olarak bir tedirginliğin içerisinde zaman akıp gider. Varlığından ödün versen de değişen bir şey olmaz çünkü aitlik kodların var ve onlar seninle beraber gelir. Pasaportun değişmiş olsa da kültürel olarak adapte olmuş olsan da “yaban/cı” olarak görünürsün.
Aslında dünyanın gözü önünde cereyan eden savaşlarda yaşama hakkı gasp edilenlerin tabi tutulduğu vahşetten daha beteridir bu. Çünkü sen iddia edilen medeni dünyanın göbeğinde medeni insanların ülkesinde(!) bir nefeslik yaşama hakkının çok görüldüğü biri olarak bu dehşete muhatap olursun hem de en korunaksız halinle. İster Yeni Zelanda’ya bir savaşın içerisinden çıkıp gitmiş ol, ister herhangi bir Avrupa ülkesine isterse Amerika’ya… Bir namaz anında ya da başının üstünde bir çatı ve mavi gökyüzünün en naif anında evim dediğin yerde gelir bulur seni.
Muhammed Abu-Salha’nın yaşadığı belki de binlerce hikâyeden biri olarak kayıtlarda yer alacaktır. Ancak üç evladı en güzel çağlarında toprağa veren bir babanın hüznünü mütebessim çehresinin altında görmek mümkün… Kongre Adalet komisyonunda o nazik hitabetiyle bir babanın hüznü ile tane tane anlatıyor ama duyulmuyor sesi. Dünyanın diğer garipleri gibi… Sanki çocukları katledilen o değil de katilmiş gibi sorulara, yargılara muhatap oluyor. Hatta dünya üzerinde olan bütün olayların müsebbibi kendisiymiş gibi bir tutumla da mücadele ediyor. Altı haftalık evli kızını toprağa o vermemiş gibi. Ne terör, ne nefret suçu ne de ırkçılık gündem ediliyor. Polis kayıtlarında otopark anlaşmazlığı yüzünden işlenmiş adi bir suç olarak geçiyor, (müebbetle yargılanıyor zanlı) sanki üç tane pırıl pırıl genç, nefretten gözü dönmüş bir cani tarafından hunharca katledilmemiş gibi.
Muhammed Abu-Salha’nın yürüttüğü mücadele elbette sadece kendisi ve çocukları için değil, bundan sonra aynı şeylerle karşı karşıya kalınmaması adına önemli. Bugün Avrupa’da ve batı’da giderek yükselen ırkçılık ve aşırı kutuplaştırıcı söylemin tarihsel bir arka planı elbette var. Bu Avrupa’nın tekilcilik anlayışından kaynaklanıyor. Milliyetçiliğin buradan neşet etmiş olması, felsefi ve sosyolojik taban bulmasının altında da bu tekilcilik anlayışının yattığını ifade etmek gerekir. A. Maalouf “ben, Hristiyanlık içerisinde çok marjinal bir mezhep olan Maruni olmamı ve Maruniler olarak varlığımızı korumamızda en büyük etken Müslüman denizinde, onların hoşgörüsü sayesindedir. Şayet tam aksi olsaydı ya engizisyona ya da asimilasyona uğrardık” diyor. Bugün her geçen gün dünyada virüs gibi yayılan bu tekçi dil ve onun ötekileştiren nefret söylemi bütün hayat akışını tehdit ediyor. Lakin bunu ortadan kaldıracak adalet ve huzuru tesis edecek bir mekanizma yok gibi. İyilikler azar azar ve bin bir zahmetle yayılırken, kötülük ise sel gibi her şeyi önüne katarak yıkarak ilerliyor.
Abu Salha, bir Müslüman olarak yapılan bütün ithamlara karşı metanetini muhafaza eden bir babanın yanı sıra, hatta belki bundan daha çok Müslüman’ca bir var oluşun o vakur tavrı ile açık ve sarih bir şekilde konuşuyor. Bugün, kuşaklar ve sınırlar boyu hiçbir engel tanımadan kol gezen kötülüğü durdurabilmek için, O’nun sergilediği bu tavırdan daha fazlasına ihtiyaç var. Özellikle batı’da yaşayan Müslüman azınlık için halen daha en büyük sorun 11 Eylül sonrası üretilen “İslamofobi” ve onun oluşturduğu şiddet, aşağılama, ayrımcılık ve de fiili saldırılar bile yasaların düzenleme ve koruyucu olma özelliğini aşıyor. Muhtemelen resmi işlemlerde dahi eşit olmayan, yazılı olmayan kuralların işletildiğini görmeyen bir Müslüman yoktur.
Ortadoğu’da üretilen şiddet ve onun algısı ile bu tavırların bir şekilde masum olduğu kanısını bile uyandırıyor. Sadece bu kimliği taşıyor olmak bile makul tehlike olarak sürekli bir şüpheye maruz kalınmasına neden oluyor. Elbette bir de medyanın kullandığı dil ve ortaya koyduğu bakış açısı bu durumun vahametini gözler önüne sermeye yetiyor. Adeta bütün olup bitenlerin faili olarak Müslümanları işaret ediyor. Muhammed Abu- Salah tam bu noktada bu adı konmamış kayıtsızlığa, sessizliğe yok sayılmaya karşı sesleniyor, bir ses oluyor. O bir baba hüznü ile “Çocuklarımızı çok özlüyoruz. Acımız hala ilk öldürüldükleri gün kadar keskin ve taze. Size burada yalvarıyorum, bizim gibi başka bir Amerikalı aile daha bir daha bu acıları yaşamak zorunda kalmasın. Lütfen Yusor, Deah, Razan’ı hatırlayın. Onlar benim çocuklarımdı ve artık yoklar” bütün bunları söylüyor ve başkaları da aynı acıdan geçmesin istiyor.
Diğer taraftan Müslümanların artık bu süreçte biraz daha rol alıp en azından bu kavramsal baskının içerisinden çıkılması için bu tanımlamaları bu oluşturulan çerçeveyi değiştirmeleri gerekiyor. Bu tanımlamaların, bu isimlendirilmeyi aşmak için bütünsel bir çabaya girilmesinin gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Tanımlanırsan, seni tanımlayanın çizdiği hatta yaşamak zorunda kalırsın. Bu zorunluluğu aşmak için bir babanın gözlerindeki hüzne bakmak yetiyor da arıyor. Hoşça bakın zatınıza…