İnsanoğlu ana karnında aciz ve yoksundur. Fakat dünya öyle değildir, burada çevresel öğeler bütün ağırlığı ile insanı kuşatmakta ve onu bir kargaşa yumağının içine doğru çekmektedir. Çocuk dışarıda hayatı bütün yönleri ile tanımaya çalışır ve kendisindeki şiddet potansiyelinin farkına varır. Yaşamının en zor günlerinde ve optimal koşullarda kendisini yönlendirecek tek kişi annedir. Anne bebeğe şefkatle dokunur çünkü şefkat onun en elzem ihtiyaçlarındandır ve anne şefkate kurgulanmıştır. Anne çocuğun şiddet duygusunu ilk onaran kişidir. Bebeğin birinci derecede ilişki nesnesi olan anne yavru ile kurduğu şefkat ilişkisi neticesinde ona sevmeyi öğretir. Sevgi bebeğin en değerli besinidir ve bundan mahrum olmayan bebek hayatın yaşamaya değer olduğunu kavrar.

Çocuk büyüdükçe çevreden gelen olumsuz düşünce ve eylemlerin farkına varır ve iki uç noktada gidip gelir. Erişkin bir insan olduğunda da bu gidiş gelişlerine devam eder. Kimi zaman aşırı tepki verir ve karşısındaki insanları kırıp döker kimi zaman da acıyı içine atar ve susmayı tercih eder. Bizim toplumumuzda başkalarının eza ve cefasına sessiz kalmanın gerekliliği vurgulanırken kendi haklarımızın gaspına göz yummamız tavsiye edilir. Böyle durumlarda büyüklerimiz hemen müdahale eder ve haklı da olsak susmayı, acıyı içeri atıp biriktirmeyi öğretirler. Komşunun tenkit ve hırpalayıcı tavırlarından patronun söz ve hareketlerinden iş arkadaşımızın kurduğu tuzaklardan büyük yara alsak da bize susmamız gerektiği yönünde tavsiyeler yapılır. Konuştuğumuzda bir şeyleri kaybedeceğimize dair inançları vardır büyüklerin ve bunu bize bir şekilde aktarırlar. Oysa acı tedavi edilmediği sürece silinip gitmez, aksine iç dünyada yuvalanır ve bütün hayatımızı etki altına alır. Fiziksel bir rahatsızlığa maruz kalan insan, hiç vakit kaybetmeden doktora gider ve doktorun verdiği ilaçları vaktinde kullanarak iyileşmeyi bekler. Fakat aynı kişi, gün içinde maruz kaldığı kem söz ve kötü niyetli kimselere karşı savunmasız kalır ve kendini ifade edemez. Çünkü, haklı dahi olsa susmayı, kıyıya sinip kendini yok saymayı öğrenmiştir. Oysa, kötü söz, tıpkı vücudu istila eden bir mikrop ya da keskin bir mermi gibi insanın ruhuna saplanır ve burada derin bir yara açar. Nasıl ki, bedenimizi korumak için çaba gösteriyorsak ruh sağlığımızı korumak için de aynı duyarlılığı göstermeliyiz. Bunun için yüreğimize işleyen kötü sözleri içimize atarak yaranın kronik hale gelmesini beklemektense, mağduriyetimizi karşı tarafa ileterek haklarımızı koruma altına almalıyız.

Bizim insanlarımız, haklı oldukları halde susarak acıyı biriktirir ve adeta patlamaya hazır bir volkana dönüşürler. O yüzden bir yakınınızla karşılaştığınızda üzerinize patlamasından ve bu ağırlığın altında ezilmekten kaçınırsınız. Çünkü karşınızdaki kişi acıyı biriktirmekten yorgun düşmüş ve ilk gördüğüne deşarj olacak duruma gelmiştir. Konuşurken, yirmi otuz yıl öncesine gidip içini yiyip bitiren ağrılardan kurtulmaya çalışmaktadır. Bu doğru değil. Bir insan başkalarının haklarını korumakla yükümlü olduğu gibi kendi haklarını da korumak zorunda olduğunu bilmeli ve kötü söze vaktinde müdahale etmelidir.