Başbakan Erdoğan’ın açıklaması ile gündeme gelen öğrenci affı ya da öğrenciliğin meslek haline getirilmesi konusunda doğru ile yanlış birbirine karıştırılıyor. Aynı durum dershanelerin kapatılması tartışmalarında da yaşandı. Tartışmaya açılan her konuda var olan sorun ile bu soruna çözüm olarak ileri sürülen hususlar nedense tam olarak örtüşmüyor. Toplum tartışılan konunun özünü anlamakta güçlük çekiyor. Çünkü, yapılan açıklamalarda hedef toplumu doğru bilgilendirmek olmayıp ileri sürülen gerekçenin haklı olduğunu topluma kabul ettirmek olunca doğrular ile yanlışlar birbirine karışıyor. Başbakan Erdoğan ilk açıklamasında üniversite öğrencilerine okullarını belli bir süre içinde bitirmeleri hükmünün getirileceğini söylemişti. Bu arada öğrenci affı ile okullarına yeniden dönenlere yönelik de bir eleştiri vardı. Bu eleştiriye göre uzun yıllar öğrenciliği sürdürenlerin okullarda öğrencileri suça sürüklediği, bazı terör örgütlerinin elemanı olarak görev üstlendikleri belirtiliyordu. Bu arada yaşları 30-40 aralığında kişilerle 20 yaşındaki gençlerin bir arada okumasının doğru olmadığı gibi daha pek çok gerekçe ile öğrenci aflarının tekrarlanmaması ve 4 yıllık bir üniversitenin 6-7 yılda bitirilmesi hükmünün getirilmesi tartışılıyor. Aslında bizim öğrencilik yıllarımızda da öğrencilerin okullarını belli bir süre içinde bitirme mecburiyeti vardı. O süre içinde bitiremeyenin okul ile ilişiği kesilirdi. Ancak, bir başka üniversiteye girme hakkı vardı. Yeniden sınava girer kazanırsa yeni okuluna kayıt yaptırırdı. Demek istediğim o ki, ayaküstü alınan kararlar ya da bazı zorlamalar ile üniversitelerde okuma sınırının kaldırılması ile bugün şikayet edilen noktaya gelindiği anlaşılıyor. Ancak, 30-40 yaş arasındakilerle 20 yaşındaki gençlerin aynı sıralarda oturuyor olmasını eleştiri konusu yapmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Hayatta öyle olaylar yaşanır ki; belli dönemde bazıları okuma imkanı bulamazlar; bulsalar bile şartlar onları iş hayatına atar. Belli bir süre geçince yarım kalan tahsilini tamamlamak için harekete geçeni eleştirmek değil, alkışlamak gerekir. Sık sık öğrenci affının gündeme gelmesi bazılarına öğrenciliği meslek haline getirme imkanı veriyor olabilir ama bunun yolu öğrenci affına karşı çıkmak yada çeşitli sebeplerle belli bir dönemde tahsil hayatını tamamlama imkanı bulamamış olanların önünü kesmek değil, öğrenciliği meslek haline getirerek bazı örgütlerin üniversitelerdeki temsilciğine soyunmalarını engellemek gerekir. Bu görev ise üniversite ve fakülte yöneticileri ile devlete düşer.
Üniversitede okuma imkanı kazanmış olan bir öğrenci bunu değerlendiremediği takdirde kendisine üniversite kapısının ilelebet kapatılması doğru bir yaklaşım olmaz diye düşünüyorum. Aksine hayatın hangi noktasında olursa olsun bir insan eksik bıraktığı tahsil hayatını tamamlamak istiyorsa ve bunun şartlarını yerine getirebilmiş ise onun önünün açılması gerekir. Kendimden bir örnek vererek konuyu izah etmek istiyorum. 1950’li yılların sonlarında Ankara’da ortaokulu bitirmiş liseye kaydımı yaptırmıştım. Süper bir öğrenci değildim ama okumayı ve öğrenciliği seviyordum. Ne var ki, birinci karneyi aldığımda sırf beni okutmak için memleketten Ankara’ya gelmiş olan dedemin vefatı ile tahsil hayatım son bulmuştu. İster istemez iş hayatına atıldım. Ama, ertesi sene Türkiye’de ilk defa 4 ilde Akşam Liseleri açıldı. Bunlardan birisi de Ankara Atatürk Akşam Lisesi’ydi. Hemen gidip kaydımı yaptırdım ve gündüz çalışıp gece okuyarak yarım bıraktığım tahsil hayatımı tamamladım. Burada okurken babamın memlekette ilkokulda sınıf arkadaşı bir ağabey ile de aynı sınıftaydık. Yani öğrenmenin ve okumanın yaşı yoktur anlayışı geçerliydi. Bugün terör korkusu ile bir takım yanlış kararlar alınmamalı. Bir diğer ifade ile öğrenciliği meslek edinenlerin önü kesilecek diye okumak isteyenler aynı kefeye konulmamalı. Yoksa biz yaptık oldu şeklindeki yaklaşımın çok geçmeden mahsurları ortaya çıkar.