İktidarın, yani gücün esas ve ölçü alındığı bir zihniyet
yapısında bilim, sanat ve düşünce, özellikle de felsefe bir asalak
(parasitic) şeklinde görülür. İhtiyaç duyulduğunda, şöyle bir dil ucu
iltifatında bulunulur ve iktidarın, gücün yansıtıcısı olmak şartıyla birtakım
taltifler, yardım görüntülü ama aslında bahşişler verilebilir. Bilim açısından
bu tarz iltifatlar, taltifler, bahşişler, bilimsel çalışma bağlamında bir
dereceye kadar özümsenebilecek davranışlar niteliğinde kalabilirler. Çünkü bilim,
bilgi, mahiyet ve niteliği itibariyle iktidar, yani güç olgusunu açık ya da onu
destekleyici ve onun desteğini özümleyici bir işlevi üstlenmeye hazırlıklıdır.
En azından modern kavramının içeriğinin oluşmasında etkin bir işlevde bulunan
bilgi nin farklı ve yeni tanım ve kavrayışı bakımından bilim, aynı zamanda
bilgi, iktidar olgusunu, kendi gelişiminde itici bir unsura dönüştürmüştür.
Bu anlayış karşılığını bilgi güçtür (Francis Bacon) ibaresinde ortaya
koymuştur.
Düşünce, başlangıcından beri, kendi mecrasında akmayı
esas almayı varlığının vazgeçilmezi olarak içselleştirdiği için, velev ki
kendisi iktidar , güç olarak dışta etkin halde bulunsa bile, muhalif olma
güdüsünün devinimini de sürekli kışkırtmaktan geri kalmamıştır. Çünkü
düşüncenin, kendi varlık ve oluşumu dışında yöneleceği bir iktidar , güç amacı
zaten söz konusu olmamıştır. Düşüncenin belirli ilke, yöntem ve sistem halinde
ortaya konulduğu devinimi olarak felsefe etkinliği tipik bir örnektir.
Aslında düşüncenin mecrasına koşut (muvazi) bir akış
sürecini izleyen sanat, duygu ve duyarlığa bağlılığı nedeniyle, kimi zaman
kendi mahiyet ve niteliğine içrek olmayan birtakım iktidarlar, güçler ile
kesişmek durumunda kalabilmektedir. Duygu ve duyarlığa aşırı bağlılığı ağır
bastığı zamanlarda sanat, bir tür iktidar, güç sarhoşluğuna kapılabilir ve bunu
bir amaç şeklinde öngörme yanılsaması yaşayabilir de. Sanattaki ibda, deyim
yerindeyse, yaratma devinimi, farkında olunamayan bir iktidar cezbesinin
çekiciliğini öne çıkartabilir. Bu durum, gerçek anlamda sanatın mahiyet ve
niteliği konusunda göreceli, kimi zaman yanılsamalı bir değerlendirmeden ve
kavrayıştan kaynaklanır.
Bu türden değerlendirme ve kavrayışların, iktidar ve güç
olgularına bakarak sanatı tanımlamaya, ona kendi dışında oluşmuş bir anlam
kisvesi giydirmeye çalıştıkları sıkça görülen bir tutumdur bizde.
Siyaset alanında ortaya çıkan iktidar ve güç olayının son
onlu yıllarda düşünce, özellikle sanat alanında tam yansıması bulunmadığı
şeklinde bir tespit yapma çabasının öne çıktığı görülmektedir. Birtakım
iktidar, güç gruplarının etkinliğine bakılarak sanatın mahiyet ve niteliği
konusunda, gerçekten birbirleriyle bağlantısız, hatta birbiriyle karşıt
unsurların bir arada değerlendirildiği görülmektedir. Örnek olarak da Batı
dünyasında köklü bir dönüşümde etkili olmuş bulunan burjuvazi sınıfının kendi
konumuna uygun bir sanatı oluşturduğu, bizdeyse burjuvazi nin böyle bir süreci
gerçekleştiremediği biçiminde bir genelleme yapılmaktadır. Tabi, bu yapılırken
birtakım öntakılara, mesela milli , İslami gibilerine yer verilmektedir.
Gerçekte, Ortaçağ Avrupası nda sınıflı toplum yapısı
içinde üçüncü sınıf (Tiers Etat) olarak nitelenen sınıfın, Yeniçağların
Burjuvazi sinin bir anlamda kaynağı olarak Kabul edilmesi mümkündür. Ancak düşünce
ve sanatın tam olarak bu sınıfın varlığında neşet ettiği doğru olmadığı gibi,
bunların ne anlama geldiğinin bile kavranılamadığı açıktır.
Bu kalıbın Müslüman düşünür ve sanatçının yerinin,
işlevinin ve amacının belirlenmesinde yeterli olmadığı bir tarafa, düşünce ve
sanatın genel mahiyet ve niteliğinin, en azından belirlenmesinde bile bir hayli
noksanlıklar ile malul olduğu söylenebilir. Çünkü düşünce ve sanatın belirgin
ve başat niteliği muhalif olmak tır.