İnsanın yaratılıp, Allah-ü Teâlâ’nın yegâne güç ve hüküm sahibi olduğunu kabullenerek “emanet”i yüklenmesinden önce Allah-ü Teâlâ’yı devamlı yücelten ve takdis eden meleklerin var olduğu bilinmektedir. Kur’an-i Kerim’de “meleklerin, Allah’ı devamlı yücelttiği ve takdis ettiği” (Bakara, 30) anlatılır. Başka ayetlerde de meleklerin özellikleri hakkında şu bilgiler verilmektedir: “Onlar (melekler), Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle hareket ederler” (Enbiya, 27), “Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar Allah’ındır. O’nun katındakiler (melekler), O’na ibadet etmekten çekinmezler, yorulmazlar. Gece gündüz O’nu tespih ederler, usanmazlar” (Enbiya, 19-20).
İnsanın yaratılış hengâmında kendisinden daha önce yaratılmış, ibadet ve itaate kodlanmış ve hiç itiraz etmeyen meleklerle Allah-u Teâlâ arasında geçen konuşma da önemlidir.
Allah-u Teâlâ’nın meleklere insanı yaratacağından bahsettiği olay Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır: “Meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti; melekler, orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz dediler. Allah, ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi” (Bakara, 30). (Buradaki halifeden murat, “İnsan” neslinin büyük babası olacak Âdem’dir. Tespihten maksat, “Sübhan-Allahî ve bihamdihî” demektir.)
Meleklerin, “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birini mi var edeceksin?” sualinin cevabı aslında ayetin hemen devamındaki, “Biz seni yüceltiyor ve seni devamlı takdis ediyoruz” demelerinde gizlidir. Yani melekler, biz ibadet ve itaat etmekten başka bir şey yapmazken bir halife mi yaratacaksın demeleri taaccüb ifade eder. Ancak Allah-u Teâlâ, Adem’i yarattıktan sonra meleklere buyurduğu “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” hükmünün icrası şöyle anlatılmaktadır: “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek, ‘Eğer sözünüzde sadıksanız bana şunların adlarını söyleyin’ buyurdu (Bakara, 31). “Melekler, ‘Biz seni tenzih ederiz. Senin öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak her şeyi bilen hâkim ancak sensin’ dediler” (Bakara, 32).
“(Allah) ‘Ey Âdem! Onlara eşyanın adlarını haber ver’ buyurdu. Âdem eşyanın adlarını haber verince, Allah, ‘Ben size demedim mi ki, göklerin ve yerin gaybını ben bilirim. Açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de ben bilirim!’ diye buyurdu” (Bakara, 33).
İnsan, yaratılış aşamasında Rabbi’nin hüküm ve otoritesini kabul etmiştir. “Bezm-i elest” denilen ve “yaratıcı ve kul” arasında yapıldığı kabul edilen büyük sözleşme, büyük anlaşmayla başlayan süreç, insanın aslında dünyadaki sürdüğü ömür süresince, yaratılış safhasında Rabbine verdiği söze uygun hareket ederek tamamlanması gerekir.
Sadece insanı değil, bütün bir kâinatı yaratan, ilim ve hikmet, güç ve hüküm sahibi bir yaratıcının, yaratılış safhası, yaşam ortamı, hayatını devam ettirmesi için gerekli altyapı olmak üzere her alanda kendisine muhtaç ve aciz bir kula yüklediği sorumluluğun başlangıcı olan “bezm-i elest”teki misakla başlayan süreç Kur’an-ı Kerim’de A’raf Sûresi, 172’nci ayette beyan edilmektedir.
Şerefli bir kul olarak insan, daha yaratılış aşamasında Rabbi’nin, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, “Evet, sen bizim Rabbimizsin” (A’raf, 172) cevabını vererek kulluğunu ikrar ile yaratıcının yegâne güç ve hüküm sahibi olduğunu kabul ederek “emanet”i yüklenmiştir. Bunun için, “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna, “Kalû belâ’dan beri” deriz.
İnsana verilen bu değer, tamamen emanete muhatap kılınması dolayısıyladır. Yoksa insanın bütün zaaflardan arındırılmış bir varlık olduğundan değildir. Emanetin büyüklüğüne layık bir insanın yaratılması tabiidir.
İnsanın yaratılış hengâmında Rabbi’nin hüküm ve otoritesini kabul edişi aslında dünya hayatında, yaratılış safhasında Rabbine verdiği söze uygun hareket etmesi gerektiğinin adıdır. Yine yaratıcının hükümlerine itaat etmeyi ve O’nun hâkimiyetine ram olarak hayatını devam ettirmeye söz vermesidir. Kaldı ki insanoğlunun “emanet”i yüklenmesi ve Rabbinin otoritesini kabul etmesi icbârî değil, iradîdir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir” (Ahzab, 72) buyrulmaktadır.
İnsanın diğer varlıklardan farklı yaratılış özelliklerinden birisi de özgür iradesi sayesinde tercihini yapabilecek kabiliyette; iyilikte ve kötülükte potansiyelinin çok yüksek olması cihetiyle farklı bir konumda olmasıdır.
İnsanoğlu, yaratılış kodları bakımından çok geniş bir açıda özgürlük alanı olan; iyilik ve kötülükte sınırları çok kesif, derin ve uç noktaya varabilen bir varlıktır. Bir taraftan “eşref-i mahlûkat” yani yaratılmışların en şereflisi olma potansiyelini haizken, diğer yandan “belhum adal” yani hayvandan bile aşağı olma potansiyeline sahiptir. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerde insanın “yaratılmışların birçoğundan üstün” (İsra, 70) ve “hayvanlardan aşağı” (A’raf, 179) olma potansiyelini haiz olduğu beyan edilir.
İyilik ve kötülükte potansiyeli çok yüksek olan insanoğlu, Allah-u Teâlâ’nın ihsan ettiği “özgür iradesiyle” tercihini haktan yana mı yoksa bâtıldan yana mı kullanacağını sınanır, imtihan edilir. Bu imtihanda, tercihini haktan ve iyilikten yana kullanan insan, yaratılmışların en şereflisi makamını hak ederek Cennet’le mükâfatlandırılır (Nisa, 13). Tercihini bâtıldan ve kötülükten yana kullanan insan ise hayvandan daha aşağı/belhumadal olarak Cehennem’le cezalandırılır (Maide, 10).
Ancak nihai hedef, Allah-u Teâlâ’nın rızasıdır. Böylece ilk gün verilen söz tutulmuş, kulluk yerine getirilmiş, mükemmel yaratıcı razı edilmiş ve bütün hedeflere ulaşılmış olur.
Kur’an-ı Kerim’de nihai hedef hakkında şöyle buyurulmaktadır: “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde çok güzel köşkler vaat etti. Allah’ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır” (Tevbe, 72).