Son tartışmaları biliyorsunuz. Bağdat yönetimi Başika’daki Türk askerinin varlığından rahatsız. Hem Başika’daki, hem de Irak’ın bazı bölgelerinde bulunan askerlerimizin varlığı herkes tarafından zaten biliniyordu. Buna rağmen Irak Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne bile şikâyet etti.
1991 Körfez Savaşı sonrası Irak’ın kuzeyinde merkezi yönetimin varlığından söz etmek mümkün değildi. 2003’teki ABD işgali sonrasında durum daha da karmaşık bir hal aldı. Ülkenin üçte biri terör örgütünün doğrudan kontrolü altında. Bugün Bağdat’ta ülkesinin toprak bütünlüğünü değil, bulundukları koltukları korumayı başarı olarak gören idareciler işbaşında. İradesi olmayan, ne yaptığını bilmeyen, oynanan oyunlardan bihaber bir hükümet anlayışı ile zaman geçirmekten başka yaptıkları bir şey yok.
Kendi ülkeleri küresel güçlerin satranç tahtasına dönmüş bundan rahatsızlık duymuyorlar da, yanı başlarındaki komşuları Türkiye’nin varlığını sorun yapıyorlar. Bunu iyiniyetli bir yaklaşım olarak görmek mümkün değil. Ülkeleri terör örgütlerine sığınak olmuş, bu örgütler komşu ülkeleri doğrudan tehdit ediyor ama Irak hükümeti bunu engellemek bir yana aldığı yanlış kararlarla terör örgütlerinin değirmenine su taşımaya devam ediyor.
ABD’li Albay John Dorrian Irak Meclisi’nin Türk ordusunu “işgalci güçler” olarak nitelemesinin ardından, “Irak topraklarında bulunan Türk ordusu Irak hükümeti tarafından davet edilmemiştir, resmi izinle gelmemiştir ve illegaldir” dedi. Bu açıklamaların peş peşe birbirini takip etmesi tesadüf mü? 10 bin km öteden gelip, milyonlarca insanın kanına girenler legal oluyor, “Bağdat’ın Basra’nın telli turnası” diye türküler yakan bizlerin oralarda olması illegal oluyor öyle mi?
Bugün Irak’ın işgalinin tamamen bir tezgâh olduğu noktasında şüphe yok. Buna rağmen işgal güçlerinin varlığını sorgulayan da yok. Git artık diyebilmek bir yana işbirlikçilik yönetimde karakter haline dönüşmüş durumda. Her gün patlayan bombalarla köşe kapmaca oynayan insanların varlığı, hayatını kaybedenlerin parçalanmış bedenleri de kimseyi uyandırmaya yetmiyor.
Hem şimdi Başika’da askerimizin varlığına gösterilen tepkiden rahatsızsınız, hem de 1 Mart tezkeresine hayır kararı çıkması için cansiparane bir mücadele verdiniz. Bu durumun zihinlerde oluşturduğu soru işaretlerine ne diyeceksiniz diyenler olacaktır. Diyeceğim şudur; 1 Mart Tezkeresi ile ABD’nin yanında işgal gücü olarak Irak’a girmekle, şimdi gözlemci olarak orada bulunmak arasında fark var. Bugün 63 ülke askeri Irak’ta pozisyon tutuyor. Herkes masada oyuncu olmanın derdinde! Kimsenin Irak halkını düşündüğü yok. Irak’ta ordudan bahsetmek mümkün değil. Emniyet güçlerinde düzen, intizam yok. Hatta onları da koruyacak ayrı bir emniyet teşkilatına ihtiyaç var.
Son tartışmalar gösteriyor ki, bölge ülkeleri cellatlarına tetikçilik yapmak yerine, kendi doğruları üzerinden hareket etmeyi başarmak zorundalar.
Neydi oyunun adı? Böldükçe böl, parçaladıkça parçala, karıştırdıkça karıştır. İnsanlar kendi cenazelerine ağlamaktan, zulme uğrayan kardeşine el uzatamasın. Mezhep farklılıklarını iyice kaşı. Şii kıyafeti giydirdiğin ajanlara Sünni camilerine bomba attır. Sünni kisvesi kuşanmış ajanlar üzerinden Şii mekânlarına saldırılar düzenlet, sonra insanlar işgal güçlerine değil, birbirlerine düşman olsunlar. Etnik kimliklerini bugün farketmişler gibi birbirlerine üstünlük taslasınlar. Bütün bunlar olurken de, her şey emperyalizmin isteğine göre sürsün gitsin.
Bununla birlikte Müslümanlar hâlâ 19. ve 20. Yüzyılın bakış açılarıyla bugünü yorumlayıp, anlamaya ve tutum belirlemeye çalışıyorlar. Kendisi olamayan toplumlar, ancak efendilerine sözcülük yaparlar. Irak keşke her şeyden önce kendi topraklarını işgalcilerden kurtaracak iradeyi gösterebilse. ABD zaten diyeceğini diyor, yapacağını yapıyor. Terör örgütlerine her türlü lojistik desteği vermekten geri durmuyor. Buna rağmen bir de Irak’ın ABD ağzıyla konuşması trajikomik bir manzara ortaya çıkarıyor.