Suriye’nin durumu hakkında her kafadan bir ses çıkıyor. Ahkâm kesenin bini bir para. Ülkelerin önde gelen ricalinin bir kısmı rol yapıyor. İsteseler oluk oluk kan akmasına birkaç saatte son verirler. Ama istemiyorlar. Çünkü onlar, yani zulmü bile bile engellemeyenler; ya zulmün senaristi, ya yapımcısı, ya başrol oyuncusu, ya figüranı, ya parsa toplayıcısı, ya çakalı, ya akbabası, ya köpeği…

Suriye’de sergilenen, tarihin kaydettiği en büyük “zulüm tiyatrosu”nun önünü, arkasını, altını, üstünü, konuyu en iyi bilenlerden biri olan bu kardeşinizden -bir makalenin çerçevesi dâhilinde- dinleyin.

“Konuyu en iyi bilenlerden” sözü kuru bir iddia değildir. Zira akrabalarımızdan mühim bir kısmı Suriye’de yaşamaktadır. Suriye dedikse, eskiden Suriye mi vardı Hepsi “bizim memleket”ti. Günün birinde; “Burası Suriye toprakları! Şurası Türkiye toprakları!” dendi. Daha doğrusu, bugün Suriye’de “zulüm tiyatrosu” sahneleyen eller, dün böyle bir harita çizdiler. Bizim akrabalar da daha ne olduğunu anlayamadan Suriye tarafında kaldılar. Ne yapacaklarını düşünene kadar çoktan tel örgüler çekilmişti. Onların evi barkı, tarlası, bağı bahçesi oradaydı. Yani adına Suriye denilen topraklarda. Bizim akrabalar hiçbir zaman kendilerini “Suriyeli” gibi görmedi. Evlerinde Türkçe konuşulurdu. Gönüllerinde Türkiye sevgisi ve hasreti vardı. Akrabamız olan “Ezo Gelin” işte bu hasretle can verdi.

Suriye’de olup bitenleri anlatarak malumatfuruşluk yapacak değilim. Ancak şu kadarını söylemek isterim ki, şu anki “zalim oğlu zalim”in babası Hafız Esad idareyi ele aldıktan sonra Suriye’de kâbus dolu günler başladı. Masum halk ne yapacağını şaşırdı. On binlerce masum hapishaneye doldurulup işkenceden geçirildi. Hama, Humus yerle bir edildi. Dünyada eşi benzeri görülmedik bir baskı rejimi uygulanmaya başlandı. Ortalık ajandan geçilmez oldu. Bir düzineye yakın istihbarat teşkilatı, evlerin içerisini bile gözetlemeye başladı. Halk evlerde bile konuşamaz oldu. Akrabalarımıza gittiğimizde görüyorduk. Tabiri caizse ağızlarını bıçak açmıyordu. Bu korku imparatorluğu halkı canından bezdirdi. Zalim Esad’ın oğlu aynı zulüm senaryosunu uyguladı.

Derken “Arap Baharı” oyunu sahnelendi. Aslında asıl maksat, Suriye’deki işte bugün şahit olduğumuz tabloyu meydana getirmekti. Lütfen dünü hatırlayınız: Çok müspet bir hava meydana gelmişti. Öyle ki Suriye ve Türkiye halkı nüfus cüzdanlarıyla seyahat ediyorlardı. Bu durumun, İran, Irak, Suudi Arabistan ve diğer İslâm ülkeleri için de olacağı söyleniyordu. Derken bir gümbürtü koptu. “Arap Baharı” dendi. Bu işin Suriye’ye akseden tarafına gelelim: Vazifeli ajanlar hariç, halkın bu işte ilk başlarda hiçbir dahli yoktu. Sonradan, “Biz de sesimizi yükseltelim. Hürriyet talebinde bulunalım. Dünya bizim neler yaşadığımızı duysun!” dediler. Ellerinde değil silah, bir sopa, bir çakı bile yoktu. Zaten olması da mümkün değildi.

Daha hürriyetin “h”sini telaffuz etmeden başlarına bomba yağmaya başladı. Bir devlet bütün imkânlarıyla kendi halkını imha etmekteydi. İşte tablo orta yerde: Üç yüz bine yakın “mazlum şehit”, yüz binlerce yaralı, milyonlarca muhacir… Ülke baştanbaşa harap olmuş vaziyette. Neredeyse tek sağlam bina kalmamış. Tarihî eserler yerle bir olmuş.

Allah kimseye böylesine bir acıyı yaşatmasın. Lütfen Suriyeli kardeşlerimizin yaşadıklarını bir kere daha düşünelim. İşin içinde yalnızca Beşar Esad zalimi yok. O bir kukla. Dünyada Müslüman düşmanı ne kadar ülke ve komite varsa bu işin içindeler. Peki, çözüm ne Bazıları “Ba’de harâbi’l Suriye ” (Suriye harap olduktan sonra) diyebilir. Ama daha büyük harâbiyetleri önlemek için bir şeyler yapmak lazım. Bu söyleyeceklerimiz, Moğolların Basra’yı yerle bir etmesinden sonraki konuşmalar için söylenen, “Ba’de harâbi’l Basra” (Basra harap olduktan sonra) tabirine benzemez inşallah…