12 Eylül 1980 darbesinden hapse atılan Akıncı bir öğretmen, berat edip çıktığında, kendisini bulunduğu şehirde ziyaret ettim.
Evinde ilk karşılaşmamızda selam ve merhabadan sonra bana, “Bundan sonra yedi yaşından aşağıda olanlarla ilgilen.
Hapse atılanların korkudan dili tutuldu, hapse atılmayanlar ise hem eli hem dili tutuldu. Bu nesilden hayır gelmez” dedi.
Ayasofya gündeme düşeliden beri televizyonlarda konuşanların yüzde doksanı 68 veya 78 kuşağından adamlar.
Bunlar, 12 Eylül’ü de gördüler.
Kimi sağcı olarak kimi solcu olarak ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin gücünü büyütürlerken kendilerini küçülttüler.
Allah’ın büyüklüğünden, ecel ve rızkın değişmeyeceğinden fazla bahseden bir ortamda yetişmediklerinden, “Ayasofya açılırsa bizi ezerler” korkusuna kapılmışlar ve titrek yüreklerinin titreşimi dillerinde ve kelimelerinde görülür.

Çocukken dağda tek başına kaldığımızda güneş batınca yalnızlık, karanlıkla beraber üzerimize bastırınca, içimize korku çöreklenince, ufukta korkunç devler belirirdi.
Yanınızda bir çocuk arkadaşınız varsa, korku kat kat artar. Birbirimize korku bulaştırırız. Görünen dev, bize doğru gelir gibi görünür. Yanındakileri de görmeye başlarız. Sabah olunca, gün ışıyınca gördüğümüz karaltılar ağaçlarmış.

Yeni nesil, Ayasofya’nın açılması tarafında yer alırken, okumuş ve 12 Eylül’ü görmüş, soğuk savaşta taraf tutmuş olanların çoğunluğu açılmaması tarafında.
Hepsi ulusunu veya milletini çok sevdiklerinden böyle konuşurlar ama ulusunun veya milletinin gücünü görmediğinden, taraf olduğu yabancı devletle onun karşısında olanın gücünü gözünde büyüttüğünden ve bu bilgileri de elli yıl öncesine ait olduğundan böyle iyi niyetlerle çırpınır.
Çoğunluğu ilkokul mezunu bile olmayan, Avrupa’ya işçi olarak giden babalarımız ve dedelerimiz, Avrupa’nın bağrında beş bin cami açarken korkuyu akıllarından bile geçirmediler.
Köln şehrine konferans için gittiğimde bir akşam yüz dolayında üniversite öğrencileriyle sohbet esnasında doktora öğrencisi biri, “Doktora konum ‘Almanya’da ilk cami yapmaya kimlerin başladığı, tahsil durumları, nasıl bir yol izledikleri’ üzerinedir.

Doktoraya başlamadan önce, ‘Keşke ilk gelenler tahsilli olsaydı’ derdim ama şimdi vazgeçtim” demişti. Araştırmadım ama ben Avrupa Birliği ülkelerindeki en az beş tane Ayasofya isimli camide vaaz verdim.
Türkiye’de kapalı olan Ayasofya hasretini Avrupa’nın bağrında Ayasofya Camii ismiyle hasret gidermişler.
Bir şey de olmamış.
Avrupa’da bir caminin dernek başkanı, kiliseden çevrilen camiyi gezdirirken anlatıyor, “Kiliseler birliği tarafından kapalı zarf usulüyle satılığa çıktığını öğrendim. Bir teklif de ben verdim. Sonunda bizi tercih etmişler.

En az teklifi biz vermişiz ama şartnamelerinde alanların ne yapacağı sorusuna biz, ‘Camiye çevireceğiz’ dediğimiz için papazlar kurulu, diğerlerinin teklif parası fazla olduğu halde, “Mabet olarak yapılan binanın, yine mabet olarak devamını sağlamak için bizi tercih ettiklerini söylediler” demişti.
“Ayasofya Camii’nin avlusundaki Fatih Medresesi milletin gözleri önünde yıkıldıktan sonra araştırmalar yapılmış ve bir tane vaftiz teknesiyle moloz taşlar çıkarılarak teşhir edilmiştir.” (S. Eyice, Ayasofya 3, Sayfa 22-23)

“Bu tür yıkımlara karşı olan Profesör Gabnel o günün Ayasofya Müzesi Müdürü’ne, ‘Bizans mütehassısı’ diyerek hakaret ettikten sonra, ‘Bütün Bizans eserlerinin ve bakiyelerinin muhafazası istenirse, Bizans temelleri üzerine kurulmuş olan Sultan Ahmet Camii başta olmak üzere bütün İstanbul’u yıkmak icap eder’ diyerek camilerimizi Bizans mütehassıslarına karşı korur.” (Bk. İ. Hakkı Konyalı Kütüphanesi. 2721 No’lu dosya)

“Bizans mütehassısı” diye hakaret edilen müze müdürünün adını yazmadım.
Sebebi, Osmanlı bakiyesi, Cumhuriyet döneminin de gâvurluğunda öncülük yapanlardan meşhur bir yazarın oğlu, evlerinde babasına ait olan ama yayınlanmamış Osmanlıca el yazması bir kitabı, siyasaldan arkadaşı olan bir kaymakama verir ve “İmamlarından biri okusun, içindeki bilgiler, pişmanlık bilgileri ise ve İslam dini hakkında yazdığı yanlışların doğrusunu yazmışsa yayınlamak istiyorum” demiş.
O günden beri İslam’a ihanet eden insanların çocuklarını üzmemek için isimlerini yazmamaya dikkat ederim.

Aslında bu tavır, Sevgili Peygamberimizin sözlü ve fiili sünnetlerindendir.
Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olmuş ve onu, babası nedeniyle rahatsız edecek hiçbir söz ve davranışta bulunmadığı gibi arkadaşları da bu hassasiyeti göstermişler. Ayasofya açılır, Atina’dan çıkan cılız bir sesten başka vızıltı duyulmaz ve kiliselerini euro için parayla satan Avrupa da sessizlikle geçiştirir vesselam.