Çarçabuk devletleşebilen eski Türklerde han-ı yağma denen bir uygulama vardır. Kençliyü diye anılan bu uygulama bir gelenek olarak aktarılamasa da asrın armağan anlayışında hâlâ izleri görülür. Yakın tarihte Tevfik Fikret’in “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” diye söylediği Han-ı Yağma şiiri aslında söz konusu paylaşım adı altında paylaşmama namertliğini özetler. Hükümdar, bey yahut ağa, tertip ettiği görkemli bir şölenle sarayında, çadırında, elinde avucunda ne varsa teb’asına yağmalatır. Böylece halktan ya da zamanın inanışıyla Tanrı’dan aldığı yetkiyi perçinler, yerleştiği koltuğu sağlamlaştırır. Aynı zamanda devlet denen organizasyon, savaş, izdivaç, anlaşma sonucu elde edilen topraklar, yer altı - yer üstü kaynakları ve dahi teb’anın, hakanın malı olduğu tescillenir. Bazen hükümdarın şahsının, ailesinin, oğullarının ortak malı diye de nitelenir. Bu meşruiyet zemini şimdiki zamanda ders kitaplarında okutulur, çalınan ve yenilenen sınav sorularına konu olur, geçmişe dair bilinip gurur duyulanların başına oturur.
Şimdiki zamanın iktidar sahipleri halkın yetkilendirmesi sonucu helal kazançla alınan yüzüğünü satıp yoğun bir çalışma sergileyerek bir koltuğa sahip olur. Bir kez oturunca koltuk, cümle dünya nimetini elde edenin önüne serer. Adeta Muaviye’nin kuşlukta kurulup yatsı sonuna kadar elçi ağırladığı rivayet edilen sofrası gibidir. Bir yandan kıskançlığın, çekememezliğin, düşmanlığın pençesinde kıvranan muasır ülkelerin devlet başkanlarını halkın arasında bisikletle dolaşırken, kırmızı ışıkta dinelip bakkaldan ekmek alırken, elleri cebinde halkın arasında gezinip kimselerin iltifat etmediği görüldüğünde bu ilginç tavır şimdiki nesillerin muhabbet ve hayretini celp eder. ‘Acaba bir gün biz de bu duruma gelir miyiz’ türünden iç geçiriş temel alınarak yurttaşların eğitim seviyesi, cahil ve yoksul bırakılmışlığı, akledebilme dirayeti, gönül verme ya da gönül alma ölçütleri, organize olma kabiliyeti, birinin etrafına kümelenip onu yüceltme aymazlığı sorgulanır. Böyle gelmiştir de böyle gitmeli midir? Elbette değişmelidir, lakin o değişim bir türlü insanlığın terakki sonucu ulaştığı yere yönelik olmaz. Değişir ama o değişim yeni seçkinler, terütaze mutenalar, aç sömürücüler, orijinal talancılar üretir. Değişim, düzeni sadece yeni elitlerin keyfine göre dizayn etmekten ibaret kalır. Dolayısıyla sarayların, sofraların, saltanatın yeni sahibi, beraberinde ulufe dağıttığı ricaliyle, halkın nasibinin tam üstüne konuşlanır.
Yeniçeri dediğin ulufesine, memur dediğin maaşına, amir dediğin makamına bakar. Emeklinin en düşük maaşı, her kademeden memurun ataması, işçinin asgari ücreti karara bağlanır. Gayrısı uzayda ters takla, güneş enerjisiyle çalışan araç, pistte yürüyen uçak gibi teknoloji harikası reklamlara tav olur ve kapabildiyse beş yüz gramlık beleş çayını yudumlar.
Şimdiki zamanda vekil namzedi dahi halkın menfaatini kollayacak, kendisinden başkalarını dert edinecek, otoritelerin başını ağrıtacak vicdan sahiplerinden çıkmaz. Tam aksine her yola gelebilecek popülistlerden, görünürlüğü kendini aşan ünlülerden, işini bilenlerden, daha fazlasına talip olanlardan, her şeye tamah edenlerden, aracının marka ve modelini tüm değerlerin üstünde tutanlardan, adaya dayı olmaya uzun araç konvoylarıyla teşrif edenlerden, sosyal sayfalarda takipçisi bol olanlardan seçilir. Nazır yahut bakan desen neye bakacağını bilmez. Öyle ya ilgileneceği alanla alakalı tek makale okumamakla övünen, lakin alanında çok önemli işler başardığını zanneden nazırlar bulunur. Hem bunlar ‘Allah yardım etsin, Allah utandırmasın, Allah mahcup etmesin’ gibi duaları dillerinden düşürmezler ki, o duaların karşılığı millet üzerinde görünmediğine göre ticaretlerine, menfaatlerine, itibarlarına sirayet eder. Nitekim bir Escobar, bir Cardoso, bir Carlos Menem yahut Eduardo Bauza kolay yetişmez!
Komşusu açken togg yapıyoruz diye ortalığı vaveyla veren bizden olmadığı gibi işte tam da bunlardandır. Ve bunlar eline bir mikrofon alıp, ardına kamera takıp yeniçerilerine açlık ispatı için cadde sokak arşınlatır. ‘Hani nerede o komşu’ diye alay etmek için yöneltilen sorunun yanıtı evsiz kalan deprem bölgesi, konuşacak mecali bile kalmayan ve el uzatılmayan mikrofonsuzlar, sözleri ağzına tıkılmayan garipler, kendisiyle birlikte Kudüs’ü, Şam’ı, Mekke’yi düşüreceği iddia edilen Esenyurt’tur. Ve elim bir istilanın bakiyesi memleket, umulur ki insanı önceleyen vicdan, ahlak, erdem sahipleri tarafından düştüğü yerden kaldırılır.