Dünyaya ayak bastığım andan itibaren değişip dönüşmeden dünyayı değiştirmeye adayım. Bu dünyaya niye geldiğimi gayet iyi biliyorum. Bildiğim bu geliş gayesini bilmeyen ya da unutanlara anlatıp hatırlatmaya adayım. Kimseden bir şey istemiyorum, ölümsüzlük çeşmesinden kana kana içmeye adayım. Kendime hiç aday aramadım, zira bizzat kendim adayım. Bir haksızlık gördüğümde elimle düzeltmeye aday olduğum gibi gücüm yetmediği zaman dilimle ve buğuz ederek haksızlıkla mücadele etmeye adayım. Allah utandırmasın, bu yolda önüme çıkacak engelleri sabırla aşmaya çalışacağım. Seçmek üzere değil geçmek üzere kurulmuş bir davanın adaylığıdır bu. Kol ve kanat kırılabilir. Makamlardan makam, koltuklardan koltuk seçmeye ayarlanmış bir iştihanın aday adayı hiç değilim. Eşref-i mahlukat olarak beğenildiğim bu dünyada halife olmak için, beşerden insan olmaya geçmek üzere adayım. Çıkan her başka aday karşımda değil yanımdadır. Süleyman’ın mührü şart değil, adaylığımı tescil için Allah’ın imzası yeter! İnsanlık olup biten bir şey değil. Bu hakikati dünyaya gelir gelmez öğrendim. Bir aşamadır insan olmak. Bir kemalat ve bir irtifadır. Oldum demekle olunmaz. Yol yürümek lazım. Yol yürümeye, uzun yola çıkmaya adayım. Eşlik edecek, yoluma yoldaş olacak varsa hiç çekinmeden aday olabilir. Ben buradayım. Kendime adayım. Size hiçbir şey vadetmiyorum. Orda bir köy var uzakta, gitmeye de kalmaya da adayım!

Sevgili okur, ada olduğumu söylemedim, aday olduğumu söyledim. Hiçbir adam olmadı ömrüm boyunca. Adam demedim, ada’m demek istedim. Ne çileli bir şeymiş bu aday olmak, ifadesi bile zor!

MAKUL PARA

Makul para diye bir şey var mı literatürde bilmiyorum. Olmasa da olması gerekir kanaatindeyim. Paranın turnusol kâğıdı olduğu zamanlardayız. Bu meret cüzdanda durduğu gibi durmuyor. Paraya sahip olan kişi çok geçmeden karşısındaki kim ve ne varsa satın alınabilir bir şeymiş gibi bakıyor. Paraya para olmanın üzerinde değer verilmesinin baş sorumluları makul parayı ihtiyaç sahibinden esirgemiş olanlardır. Bu yaklaşım tarzı yıllarca paranın peşinde koşan kişileri parayı yakaladığı zaman bir daha ondan kopamaz hale getirmekte. Ömrünün en verimli çağlarını makul para peşinde harcayan insanların hayatın manevi ve mücerret meşguliyetlerine ayıracak vakitleri de hevesleri de yoktur. Birileri onu sizden esirgeyerek abartacak ki gözünüz paradan başka bir şeyi görmesin. Yani paragöz olmanız için tek derdiniz ona sahip olmak olmalı. İhtiyaç sahibinin cebinden ya da cüzdanından bu parayı kim almışsa ona sesleniyorum: Lütfen ç/aldığınız parayı geriye verin! Dağıttığınız sofraları yeniden kurun. Ekonomiyi hayatın değişmez tek unsuru gibi yansıtmaktan vazgeçin artık. Müslüman olma bilinci, bir insanın bu dünyaya geliş sebebinin para kazanmak olmadığının ayırdına varmasıyla başlar. Paraya pula, mala mülke kul olmak amentümüzü darmadağın ediyor da farkında değiliz. İnsanın para ile ilişkisi ihtiyacının üzerinde olmaya başladığında başkalarının makul paraya ulaşmamalarına da kayıtsız kalacaktır.

BİR YERE GELMEK

Bulunduğu yeri yadırgayanlar sürekli kaçış senaryosu peşindedirler. Türlü türlü kaçış planları kurarlar. Kaçışın bir yenilgi olacağını düşündüklerinden akıllarına koydukları bu plandan her defasında vazgeçerler. İsterler ki gelmek istedikleri yer ayaklarına gelsin. Buna gerekçe üretip cevap vermekte zorlanmayacaklardır ne de olsa. Ya talih, kısmet diyeceklerdir ya da nöbet ya da emanet. Hâlbuki kalplerinin durmaksızın attıkları yerdir burası. “Bir yer” dediklerine bakmayın siz onların, kastettikleri “O yer”dir. Önceden işaretlenmiş, bu günler için ayrılmış insanı kanatlandıran müstahkem mevkidir orası. Bir yere gelen insanı nasıl tanırsınız:

·        Mimikleri anlamsız bir şekilde değişir. Çehreleri okunaksızlaşır.

·        Çelişkilerine kılıf bulmak için gülünç duruma düştüklerinin farkında değildirler.

·        Erkeklerde pantolon ağları genişliğini her geçen gün kaybetmeye başlamıştır.

·        Aşırı meşgul oldukları mesajını verebilmek için telefonlarınıza çıkmaz, mesajlarınızı okudukları halde cevap vermezler.

·        İkide bir konuşurken avuçları ile yüzlerini saklamaya çalışırlar. Çok önemli sırlara sahipmişler de ifşa olmasından sakınıyor gibi.

·        Üç gün öncesine kadar ahbap oldukları kişileri unutup, çok önemli işlerin ve ortamların adamı oldukları intibaını vermeye çalışırlar.

·        Her üç kelimelerinden biri “sayın” ifadesidir.

·        Geldikleri yeri sıçrama taşı gördükleri için daha büyük makamlara gelebilmek için olmadık akrobatik hareketler sergilerler.

·        Kalabalık bir ortama düşmüşlerse şayet oturdukları yerde “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” edasıyla poz verirler.

·        Yemek sonrası uzun uzun kürdanla dişlerini karıştırırlar. Bunu gereksizce uzattıklarının farkında olsalar da umursamazlar.

·        Tanınmış bürokrat ve devlet adamlarıyla bir araya gelme hikâyelerini hiç gereği yokken anlatmaktan bıkmazlar.

·        Cüzdanlarından çıkardıkları kartviziti arkasını işaretleyerek gelip geçene dağıtırlar.

·        En samimi arkadaşlarının adlarını kasten yanlış söyleyerek eski dostluklara çizgi çektiklerini anlatmaya çalışırlar. Abdurrrahman’a Bora, Muhammed Emin’e Tayfun, Şerife’ye Ece demekten ayrı bir zevk duyarlar.