“Bana diyorlarki, 30 yıl içlerinde yaşadın. Televizyonlarnda programlar yaptın, gazetelerinin en üst yöneticisi oldun. Hiç farketmedin mi ”
Bu soruya verilen cevaba bakın: “30 yıl devlete savaş açmadılar.” Ordan bilememiş. Ya başkalarına açtıkları savaş Salyalı, sümüklü dua ettiklerini sevmemen mi, makam sahibi kıldırmıştı seni
Dinleme yaptıklarını görmedim, duymadım, bilmiyordum demiyor. Haberler nasıl yapılıyordu o zaman, sen genel yayın yönetmeni iken, sorusuna muhatap olmamak için…
Evime geldiler, orda ağızlarından kaçırdılar, diyor. Recep Tayyip Erdoğan başbakan iken, kırk koruma polisinden yirmibeşinin onlardan olduğunu…
Kahvaltıda ne ikram edilmişki, gevşeyivermiş ağızları
Otuz yıldır ulaşmadığı bu bilgiye nasıl olmuş da bir kahvaltı sofrasında ulaşıvermiş Neyi sormuş onlara
Bak demişler misafirleri… Taşgetiren Ahmet bey yanlış gemiye bindi. Sen yapma bunu bize. Bir rica ancak bu kadar nazik olabilir.
Bak demişler misafirleri tekrar. Sana çok özel bir bilgi daha verelim. Sayın Başbakan 30 Mart’ı göremeyecek.
Hayret ettim, diyor. Ama niçin Otuz yıldır onların geleceği bildiklerine şahit olmadı mı 28 Şubat ihtilalinin olacağını aylar öncesinden bilmediler mi mesela Hem sonra, onların bildiği geleceği rahat karşılayanlardan değil misin Bir kerecik ağrıdı mı başın
Ya akıl hastanesi, ya intihar, demişler.
Planı, programı olduğu gibi anlatmışlar. Neresi ağızdan kaçırma bunun Kim yapacak Boşuna mı ayarladık oraya yirmibeş adamı Gizli çekim video uzmanı hemen hemen hepsi hemide…
Şimdi aklına getiriyor anlatıcı, o yirmibeş kişinin başka şeyler de, zehirleme filan yapabileceklerini…
25 Aralık’tan hemen sonra yaşamış bunları anlatıcımız. Ocak, Şubat ayları olabilirmiş.
Kayda almadım, diyor. Bizler de inanıyoruz. Bilseydim alırdım da diyor. Demekki almayı da biliyormuş. Körle yatan, başka nasıl kalkar
Bu bilgileri çıktığı tv programlarında şimdi açıklayan gazeteciye şu soruyu sormuyor o televizyonun programcısı: Nasıl durdun onca ay Neden hemen gitmedin savcı beyin karşısına Hani bazıları o günlerde, ya bunlar kazanırsa, ikilemi yaşıyordular da.
Son bir cümlesini daha yatıralım masaya: Pensilvanya’daki zat, bir Recep Tayyip Erdoğan’ı, bir de beni bilemedi. (okuyamadı.) (Sen neymişsin be aslanım Otuz yılda orda kazandığın bu olmalı. Bu ne büyüklük kompleksiymiş ey psikiyatristler derneği. Hiçbir ilaç fayda etmez mi )
Onca yıl zatıalinizi müdür yapması okuyamadığından mı Daha da yükseltin o zaman okuyabilirim demiştir, belki de…
Gerçi zordur, diploması ısmarlama olanın okumayı sökmesi(!)
MÜKAFAATÇILAR
“Emeğin değerini hatırlatmak istiyorum. Zira emeği hor görüyoruz. Şefaat meselesinde de emeksizlik var. Emeksizlik her yerde var. En büyük problem, dini emeksiz bir cennete dönüştürmek..
Cennet avcılığı… Piyangodan çıkacak… Kadir Gecesi.. 364 gün tüm haltları karıştıracak… (Kadir Gecesi bir dua… Binle çarp… Joker, bonus…) Eyyivallah, Eyyivallah.. Gariban gitti zaten. Kafadan cehennemlik. Bizim Hacı efendi cebinde üçbin yurosu, beşbin yurosu olduğu için hacca gidecek.. Bir ömür haltı yiyecek, tüm haltları… Arafat’a çıkacak, anadan doğmuş gibi olacak…”
Bu konuşmayı kim yapmıştır sizce Nerede yapmıştır, niçin yapmıştır Ne kazanmak için yapmıştır
Ben çocuktum, İsmet Paşa’nın başbakan olduğu yıllarda… Köy enstitülerinden gelmiş öğretmenlerimiz de böyle konuşurlardı bize. Üç aşağı, beş yukarı; bir eksik, bir fazla aynı şeyleri söylüyordular. Onlar da sevmezdi hacıları, biliyorum.
Çeşme filan yaptırsınlar, derlerdi ekstradan…
Şehrimizde, Fatih’in yaptırdığı bir ulucami vardı. Önünde birkaç çınar, yanında da bir acem çay evi… Bastonlu ve bastonsuz ihtiyarların o çınarların altında namaz vakitlerini beklemelerini hep dillerine dolardı öğretmenlerimiz. Tembeller diyordular, çalışacak oldular da iş mi bulamadılar diyordular.
Orda oturanlardan babamın dükkanına uğrayanları tanırdım ve onlardan Toros dağlarını delen tünellerde taş taşıdıklarını çok dinlemiştim. 36 ay askerlik yapmıştı en gençleri. Çoğu da Sümerbank’tan emekli idi.
Aralarında hacı olanlar vardı.
Emekli ikramiyelerini kaynak yapmıştı kimi, kimi de bahçelerinde yetiştirdikleri elmalardan iyi kazandıklarında gitmişlerdi. Evden camiye yürürlerdi de yuro nedir bilmezlerdi.
Yılın birinde, o çınarları kesmiş, yerlerine bir tuvalet binası yaptırmıştı, o şehrin çocuklarından biri belediye başkanı olduğunda. Bir mezarlığın yerine de itfaiye garajını yakıştırmıştı.
O konuşmaya dönelim.
Onları söylemek için bu ülkede okullar bitirmeye gerek var mı Cumhuriyet gazetesi okuyan emekli memurların çocukları da diyebilirler bu cümleleri; arada bir babalarının cebinde taşıdığı gazeteleri karıştırmışlarsa..
Ben o konuşmayı, iki profesörün yanındaki bir ilahiyatçının, (sıfatı öyle imiş) Fatih Altaylı’ya anlatmasından duydum.
Bir insan bu kadar mı sevmez ülkesinin insanlarını 364 gün tüm haltları karıştıranlar olarak görüyorsa bizi, hangi ülkeden bakıyordur
Dahası tüm haltların uzmanı olduğunun itirafını hangi dairede kaydettirmiş siciline
Bir insan bu kadar mı sevmez bu ülkenin müslümanlarını Kimin nerede, ne yaptığını maliyecilerden, ahlak polislerinden fazla biliyorsa nereleri işletiyordur, nerelerin müsteciridir
Fatih Altaylı’nın karşısında reyting metreler.. Konuşuyorlar, konuşuyorlar, konuştukça reytingleri yükseltiyorlar. Bu muhakkak.
Fatih altaylı’nın gözünün içine bakıyorlar, ağzının içine bakıyorlar, yutağına bakıyorlar. Hep ona konuşuyorlar, hep ona anlatıyorlar.
Fatih Altaylı mutlu. Programının reytingi yükseliyor. Ama bir kere “Aferin” demiyor onlara. Gerçi bilmeyiz biz, kimin kime, neyi nasıl konuştuğunda, kaç ödül alacağını… Zira onlar da bir nevi emekçi sayılıyorlardır.
KUŞLAR KONAR MI FREKANSINA
Metrobüs yolcusuyum. Dışarıda ağustos sıcağı. İçeride ben üşüyorum. Cep telefonlarını okuma aracı olarak kullananlara bakıyorum ve kağıttan okumak daha kolay, daha heyecan verici, daha özel iken, niçin kayan ekranlardan herkesin okuduklarına sarıyorlar meraklarını genç insanlar, diyorum kendi kendime. Yönümüz üniversite semtine doğru.
Yanımda, hemen solumda oturan çocuk sanki benim fakültedeki ilk yılım gibi.
Ders notlarını bir ordan, bir burdan karıştırırken yaydığı tedirginlikten anlıyorum bunu. Arada bir başını kaldırıp uzaklara, ta uzaklara baktığında bir yalnızlık, bir hasret türküsü görüyorum, geceden ıslak kalmış gözlerinde.
Cebinden telefonunu çıkarttı. Küçük ekranı açtı. Kullanımdan kalkmış sayılan modellerdendi. Kayıtlı numaralara baktı. On kadar ancak vardı. Bir de sondan baktı tek tek. Sonra kapatıp cebine koyacaktı, vazgeçti. Bir numarayı aramaya karar vermişti.Neden sonra, diyebileceğimiz bir zaman dilimi geçtiğinde almış olmalıydıki “alo” karşılığını, “Selamün aleyküm Bahtiyar ağbi” dedi. Biraz durdu, “Bahtiyar ağbi” dedi bir daha. “Size bir şey söyleyeceğim.” Dinlenildiğinden, emin olunca, anlatmaya başladı.
“Siz beni arıyor da ulaşamıyorsanız, ben bunun sebebini öğrendim Bahtiyar ağbi. Sizin telefonunuzdan gönderdiğiniz arama sinyali, benim telefonuma ulaşmadan havada eriyormuş. Bu yazın çok sıcak olmasındanmış. Bana sinyalleriniz ulaşamadığında, merak etmeyin Bahtiyar ağbi. Sinyallerdeki sıcaklık, yaz sıcaklarından daha az olunca eriyip yok olmaları mukaddermiş, kadermiş, fizik kanunu imiş Bahtiyar ağbi.”
Durdu, derin bir nefes aldı, gökyüzünün en mavi yerlerine baktı ve sürdürdü konuşmasını. Karşıda bir sessizlik çölü olmalıydı.
“Belediye reisi böyle açıklamış olayı Bahtiyar ağbi. Bu yaz çok telefonun arama sinyali eriyerek atmosfere karıştı demiş. Kirlilik yapıp yapmaması da sinyallere gizlenen niyetlerle ilgiliymiş. Sen benim iyi niyetli Bahtiyar ağbimsin. Personelimin suçlanmasına da izin vermem demiş reis bey. Hani bir şarkı vardı ya Bahtiyar ağbi.. Aşkını sokaklara düşüren adam “Hakkımı ararım gene, gider belediye reisine; derim senin işgüzar çöpcüler, aşkımı süpürmüşler” diyordu ya. İşte oraya gönderme yapmış reis bey. Ne de olsa bir kuşak ötemizin Erkin Koray dinlemiş uzun paçalılarından…”
Ne anlatıyordu bu çocuk Beni alıp nereye götürüyordu. O çöpcüler yaşıyorlarmıydı hala Ben işime gidecektim. Geçtiğim kaçıncı duraktı, saymadım.
“Yani ben durumu bilesin ve üzülmeyesin diye anlattım Bahtiyar ağbi. Senin zamanın kıymetlidir, bunu biliyorum. Reis bey demişki: Yeraltından sinyal gönderecek telefonlar icad edilene kadar bu iş böyle. Yani yazlar çok sıcak olduğunda. Yok Bahtiyar ağbi köstebekler engel olmaz sanıyorum sinyallerin geçişlerine. Yeraltının soğukluğundan, belki bazıları köstebek yuvalarında biraz ısınmak ve nefeslenmek istiyor olabilirler. Ama bu durum bir gecikme sayılmaz değil mi Bahtiyar ağbi.”
Yeraltına inen bu çocuk, insan hakları yüklü kanunlarımıza göre illegal olmasın. Bahtiyar ağbisi bu durumundan dolayı mı bu kadar sessiz Halbuki ben illegal olmayı hiç denememiştim.
“O gün geldiğinde Bahtiyar ağbi, yani telefonlar sinyallerini yeraltından gönderiyor olduklarında, mezarlıklarda bir sorun, bir problem çıkabilir. Reis bey bu ihtimali düşünmemizi de istemiş. Bazı ölüler tanıdıkları sinyalleri ya da sinyalleri tanıdıklarında hasret gidermeye kalkabilirlermiş. Ama bu durum geleceğin meselesi, değil mi Bahtiyar ağbi
Reis bey en son şöyle demiş Bahtiyar ağbi: Mezarlıkları şehirlerden uzaklara taşımayı düşünmeliyiz. Eğer bana sinyalin ulaşsaydı Bahtiyar ağbi, bu konuda da senin fikirlerine katıldığımı ve sana hiç itiraz etmeyeceğimi söyleyecektim Bahtiyar ağbi. Beni son kez dinlediğini biliyorum Bahtiyar ağbi.”
Kulağından çektiği telefonuna baktı baktı çocuk ve aradığı o numarayı silerken, “Güle güle Bahtiyar ağbi” dedi. Zaten son durağa gelmiştik.
Yan yolda duran ambulansın o çocuk için geldiğini sanmıştım. Beni tuttular. İçi kanayan adam, gel dediler. Bindirip götürdüler.
Not: İbrahim Balcı’ya okudum bu hikayeyi. O çocuğun Bahtiyar ağbi’sine ne kadar yakındı, bilemem ama, ben söylediklerini hep mühim söylenmişlerden saydım. Aynen şöyle dedi: “O ambulanscılar Abdulkadir’i de (Türker) götürmüşlerdi. Bir sorsana niye beni burda unutmuşlar.” Ama bu cevap menfaatcilik.. Telefon eden çocuk ne oldu; ben onu sormuştum Sen neleri unuttun ki, ambulanscılar da seni unutmuşlar
BOKS
Gazetelerin eğlencelik haberlerindendi. Okuyana (Eski ünlü ülkücü, yeni ünlü solcu Yaşar Okuyan’a değil..) İhtilal öncesini hatırlatıyordu; hala orada mı kaldınız, dedirterek hem de..
Ülkemizin az sayıdaki turistlerinden Korelileri, Çinli sanıp döğmüşler.
Maksatları Uygur Türklerine yapılan zulümleri kınamakmış.
Koreliler de benzemeselerdi, çekik gözlü olmasalardı. Ülkücü dediğin ancak kendi ırkını bilir, nüfus kağıdını gördüğünde.
Japonlar uyanık… Türkiye’yi iyi tanıdıklarından, ülkücülerin olmadığı sokaklardan gitmişler. Yoksa onlarında almaları paylarına düşeni, işten bile değilmiş. Japonca aman’ı da bilmez, bizim ülkücülerimiz.
İhtilal öncesi, Koreli tanımayan ülkücülerin atalarından bir ekip, Erzurum’da, Kars kapısında beklemekte. Gelenler sorgulanacaktır.
-Başkan diye bağırmaktadır, bir gencin önünü kesen.
-Başkanım, İslamın şartı kaç dedim, beş dedi. Şimdi ben ne yapayım bunu
Hala orada mı kaldınız, demiştik ya…
DrogBA’Ymış
Bir tv kanalımızın spor haberlerinde dinledim ve seyrettim.
Drogba’yı gösteriyorlardı.
GS’ın Çin’den getirdiği oyuncu..
Kanada’nın bir şehrindeki futbol kulüplerinden birine transfer olmuş.
Şaşırmıştım.
Bir eski futbocu bu kadar mı takip edilirdi
Esnaf çay ocağının garsonu aydınlatır verdi.
“Verecekleri bir GS haberi olmayınca, kontenjanı böyle kullanıyorlar.”
BEŞİKTAŞ GERÇEKÇİDİR
“Beşiktaş’ın Avrupa kupalarına devam edememesi Demba ba’nın form düşüklüğündendi.”
Böyle arkadan yazmalar artınca gazetelerin futbol sayfalarında, bize de işin gerçeğini yazmak düştü. Demba ba kalemşorların boğazında kalır. Sultanahmet cemaatindendir o.
Beşiktaş seyircisinin Demba ba’ya şarkı besteleyecek kadar sevmesi, Beşiktaş’ın beyazlarını çıldırttı. Mesele bu.
Gittim gördüm elendikleri Brugge maçını. Meşhur beyaz futbolcu Töre bey, siyahlar tur atlatacaksa bize, istemiyoruzu oynadı, takımını da oynatmadı.
Niçin görmediler bunu. Gördülerse niçin sakladılar. Beyaz tarafı tutmak kolaycılığından mı Ama Beşiktaş, siyahıyla da Beşiktaş’tır.
Kaynak, gelenekleridir
Gazetelerinin sayfalarını doldurdukları ve adına da “Erdoğan takıntısı” ya da “Erdoğan nefreti” dedikleri rahatsızlıklarının kaynağına kendi içlerinde inmeyip, karşı olduklarında arıyorlar.
Yanlışlıklarını örtme yanlışlığıdır bu yaptıkları. Lakin bilinçle yapıyorlar. Huyları gereği, konumları gereği, bulundukları yer gereği, ücretleri gereği…
Şu bilginin ışığında düşünülsün bu dediklerim.
Tevfik Fikret’in “Revzen-ı mahlü: tahtından indirilenin penceresi” isimli bir şiiri vardır. Abdülhamid için şöyle biter:
- Yalnız o gülmesin!..