Merak, insanın doğasından, fıtratından kaynaklanan en önemli yetilerinden biridir, ama gereği çok fazla yerine getirilmeyen veya getirilemeyen bir yetidir. İnsan kendi varlığından başlayarak, çevresindeki, içinde yaşadığı aileden topluma, dünyaya ve evrene kadar genişleyen varlıkları, nesneleri, olguları ve olayları, zaman ve mekân farklılıklarıyla merak etmiştir. Sadece zaman ve mekân şartlarına bağlı olanları değil, bunlardan bağımsız olanı da merakının konusu yapabilip yapamayacağını, en azından kurgulamıştır.

Doğal olarak, pek sınırlandıramadığı bu yetisi, aynı zamanda huzursuzluğu, çelişki ve çatışmaları, mücadele ve savaşları, birtakım yoksunlukları, belaları, tehlikeleri, kötülükleri, kayıpları ve zararları beraberinde getirmiştir. Daha doğrusu bunlara neden olmuştur. Fakat gerçekte varlığını ve hayatını, diğer insanları ve varlıkları tanımayı ancak merak yetisi sayesinde, özellikle onu yerinde ve doğru kullanmasıyla gerçekleştirebilmiştir. İnsanın bu özelliğini Aristoteles, ünlü Metafizik adlı eserinde vurgulama gereği duymuştur.

Bir an için insanın merak yetisinin olmadığını varsayalım. Sahip olduğu akıl ve beş, sezgiyi de katarsak altı duyusu adeta işlevsiz, dolayısıyla anlamsız bir hale düşerler. Sözgelimi göz bakar, ama niçin, neden ve nasıl baktığına ve gördüğüne bir anlam veremez, herhangi bir işlev yükleyemez durumda kalır. Asıl insanı farklı bir konuma getiren akıl ve düşünme yeteneği, boşa dönen bir çark olmaktan öteye gidemez.

Gerçekten insan merak yetisini yerinde ve doğru bir şekilde, yani mahiyetine ve amacına uygun bir şekilde çalıştırdığı ve kullandığı için, önce kendi varlığını, hayatını tanıma ve yönlendirme imkânını elde edebilmiştir. Kuşkusuz merak sayesinde ulaştığı sonuçlar farklılık göstermiştir. Bu sonuçlar bazen onun hayatını tehlikeye, güçlüklere, belalara, zarara, hatta acılara ve yok olmalara uğratacak şekillerde gerçekleşmiştir. Sözgelimi Hezarfen Ahmet Çelebi, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçmak merakının gereğini yapma denemesini hayatıyla ödemek durumunda kalmıştı. Buna karşı bir başka merak, bunu kendi varlığına bir tehlike olarak algılayıp yorumlamıştı. Oysa Hezarfen’in bu merakını tam olarak denemiş ve sonucu doğru bir şekilde değerlendirilmiş olsaydı, belki de uçak sanayisi Batı’dan çok önce Anadolu’da kurulup gelişme imkânına kavuşabilirdi. Dolayısıyla Batı’nın, daha doğrusu Avrupa’nın bir süredir yoğun bir şekilde meraklarını gerçekleştirmekle sağladığı sanayiye, onun getirdiği üstünlüğe karşı bir güçle donanma süreci başlatılabilirdi. İnsanlığın tarihi sürecine bakıldığında, sayısız davranışın, deneyimin merak yetisinin yerinde ve doğru kullanılması halinde, farklı evrelere, gelişmelere, ilerlemelere, bazen de tehlikelere, yıkımlara ve yok olmalara yol açtığı tesbiti yapılabilir. İnsanların, toplumların her zaman ihtiyaçlarını karşılamak için kaynattığı suyun, merak sayesinde enerjiye dönüştürüle bilineceğini keşfetmesi ulaşım hizmetlerinin daha kolay, rahat, verimli bir hale getirilmesinin önünü açmıştır.

Özetle, insan merak yetisini yerinde ve doğru bir şekilde kullandığı takdirde, sadece araştırıcı bir kişilik olarak kalmamakta, insanı, insanlığı, toplumları, kültür ve uygarlıkları da yeni yeni evrelere, dönemlere ve düzeylere yönlendirip getirmektedir. Düşünce, bilim, sanat-edebiyat, siyaset, hukuk, iktisat alanlarında insanın merak yetisinin yerinde ve doğru bir tarzda işlerlik kazanması, nasıl bir görünüm ve sonuç doğurur? Hiç olmazsa kurgulanması bile kendiliğinden bir farklılık getirebilir, sanırım.